03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzyirmidokuz

129
Bir suskunluk oldu. İhtiyar düşünceli görünüyordu, hareketsiz duruyor ancak yakasından yakaladığı
Montparnas'ı bırakmıyordu. Bu arada güçlü ve çevik haydut kurtulmak için, vahşi bir hayvan gibi
geriniyor çabalıyordu.
Oysa ihtiyar, tek eliyle onu yakasından yakalamıştı. Birden yaşlı adam hüzün dolu bir sesle şunları
söyledi. Gavroş bu sözlerden tekini kaçırmadı.
— Evlâdım sırf tembellik yüzünden kendini en zor, en yorucu bir mesleğe hazırlamışsın. Bundan
böyle, durmadan çalışmaya hazırlan bakalım, sana uyku durak yok artık. Henüz vaktin varken, gel
dinle beni yakanı kurtar, kendini topla yoksa nasıl cehennemi bir hayat seçtiğini sen kendin
anlayacaksın.
Namuslu işçinin yorularak kazandığı ekmeği, sen çalarken rahat yiyemeyeceksin. Her geçen dakika
kaslarını gerecek, adalelerini sızlatacak koparacak. Bundan böyle nefes alabilmek için duvarını
delmek, sokağa çıkmak için çarşaflarını parçalayarak yapacağın ipten merdivenden uçurumlara
asılmak zorunda kalacaksın. Ah, asalak olarak yaşamak isteyenin, vay haline!
Su içecek, kuru ekmek yiyeceksin. Tahta üzerinde ayağın zincirli olarak yatacaksın. Bu zinciri kırıp
kaçtığını farzet, günlerce çalılar içinde sürünecek, orman hayvanları gibi ot yiyecek ve nihayet yine
günün birinde yakalanarak birkaç yıl daha fazla ekleteceksin cezana. Hem de zincire vurulmak için.
Yol yakınken, gel vazgeç, bu sevdadan. Köle olmaktansa dürüst işçi olmak, bin kat hayırlıdır, hırsızlık
sandığın kadar kolay değil gel sen rahat yolu, çalışmayı seç... Haydi git bu söylediklerimi iyice bir
düşün. Benden bunu mu istemiştin?
İhtiyar cebinden çıkardığı yüklü bir meşin keseyi hayduta uzattı. Montparnas ağzı açık, arkasından
bakakalmıştı. Ne var ki, onun bu dalgınlığı kendisine uğur getirmeyecekti çünkü Gavroş sessizce
yaklaşmış ve dostu Montparnas'ın arka cebine attığı keseyi, usulca çekip alıvermişti. Hayatında ilk kez
olarak derin bir düşünceye dalan Montparnas çalıların ardında saklı Gavroş'u görmemiş ve cebinden
kesenin alındığını farketmemişti. Gavroş ağır ağır duvar dibine dönmüş ve Maböf Baba'yı ağaç altında
görünce, keseyi duvardan aşırarak adamın ayaklarının dibine fırlatmıştı.
Birden havadan gelen bu keseyle, dalgınlığından sıyrılan ihtiyar adam, keseyi alıp açtı. İki bölüm vardı,
birinde ufak para, diğerinde tam on altın.
M. Maböf bu keseyi hizmetçisi Plütar nineye götürdü. İhtiyar kadın:
— Şükürler olsun, bu para bize gökyüzünden düştü, diyerek keseyi önlüğünün cebine indirdi.
Gizli Defter
Dört beş ay önce kızın kalbini sızlatan acı kederi, artık yavaş yavaş kabuklanmaya yüz tutmuştu. Evet
Kozet iyileşiyordu.
Doğa, ilkbahar, gençlik, babasına beslediği sevgi, kuşların ve çiçeklerin cümbüşü bu henüz bakir ruha
unutmayı damla damla sunmuştu. Hatta günün birinde Marius'i düşünen Kozet:
— Hayret, dedi. Artık onu düşünmüyorum bile.
Bu aynı hafta içinde, parmaklığın önünden geçen yakışıklı bir binici teğmeninin, kendisine bakarak
bıyık burması dikkatini çekmişti. Bu patlak mavi gözlü, sarı kıvırcık saçlı, güzel subay daha önceden
tanıştığımız teğmen Teodül Jilnorman idi. Ertesi günü aynı saat subayın geçtiğini yine gördü, saatine
dikkat etti. Düşündü, "Allah Allah herhalde Babil sokağındaki kışlada kalan, subaylardan olacak"
—Bu arada teğmenin arkadaşları bakımsız bahçenin oymalı parmaklığı ardındaki, güzel kızı
farketmişlerdi.
Teodül'e:
— Baksana, güzel bir kız sana göz süzüyor, dediler. Kendini beğenmiş subay:
— Bana ne, her bakan kıza ilgi duysam, ne olurdum, cevabını verdi. Vaktim yok.
Oysa o günlerde Marius acı uçurumlarının en derinine inmiş, ölmeyi düşünüyordu. "Ölmeden önce,
birkez olsun onu görebilsem" diye kendi kendisini yiyordu. Kozet'in bir subayla ilgilendiğini görse, tek
bir sitem etmeden ölürdü. Değişik yaradılışta, iki ruhtu. Marius kederden kendisini kurtaramayan bir tip,
oysa Kozet acı ve kederin en derinliklerinden gücü sayesinde çıkabilecek bir yaradılıştaydı. Aslında
Marius'in anısı, Kozet'in ruhunun ta derinliklerinde uyumaktaydı.
Nisan ayının ilk günlerinde Jan Valjan, yine bir yolculuk yaptı. Arada bir iki üç gün süren yolculuklara
çıkardı. Nereye gittiğini kimse hatta Kozet bile bilmezdi. Genellikle evde para azaldığından adamcağız
birkaç günlüğüne böyle kaybolurdu. Babasının yine böyle gittiği bir akşam, Kozet salonunda yalnızdı,
piyanosunu açtı ve "Koruda Yitik Avcılar" şarkısını söylemeye başladı. Şarkısını bitirdiğinde bir süre
düşünceli göründü.
Birden bahçede ayak sesleri duyar gibi oldu. Salonun kapalı panjuruna kulağını dayadı, sanki bir erkek
yürüyor gibi geldi. Hemen yukarıdaki odasına koştu ay ışığı bahçeyi gün gibi aydınlatmıştı, kimsecikler

17
0
0
Yorum Yaz