03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzüç

103
— Affedersiniz Mösyö.
Bu kısık, çatlak bir sesti. Alkolden bozulmuş, boğuk bir yaşlı erkek sesine benziyordu.
Marius başını çevirdi ve eşikte genç bir kız gördü.
Aralık kapının önünde, çok genç bir kız duruyordu. Tavandaki pencere, bu kızın üzerine donuk bir
aydınlık serpmişti. Bu soluk, sıska, kavruk bir yaratıktı. Zayıf vücudunu bir eteklik ve yırtık bir gömlek
örtüyordu. Belinde kuşak yerine, bir sicim olduğu gibi, saçlarını da ensesinde yine bir sicimle
bağlamıştı. Kemikli omuzlan gömlekten görünüyordu, soluk bir sarışınlık, kırmızı eller, kırık dişleri
gösteren çatlak dudaklar, küstah gözleri sönüktü. Onda genç bir kız yapısı ve sefih bir kocakarının
bakışı görülüyordu. Elli yaşın on beş yaşa karışması gibi bir hali vardı.
Marius yerinden kalkmış ve bir hayalet gibi solgun bu kıza şaşkın şaşkın bakıyordu.
İlk görüşte bu kızın dünyaya çirkin olarak gelmediği anlaşılıyordu. Bu da insanın kalbini sızlatıyordu.
Evet bu kız, çocukluğunda tombul ve güzel bir bebek olmuştu. Yaşın şirinliği sefaletin yıpratmasına
âdeta karşı koyuyordu. Marius onu, kış yağmurlarında boğulan, soluk bir güneşe benzetti.
Bu yüz Marius'e tamamıyla yabancı gelmedi, onu bir yerlerden tanıyordu, sordu:
— Bir şey mi istediniz, matmazel?
Genç kız boğuk sesiyle anlatı:
— Size bir mektup getirdim, Mösyö Marius.
Marius kendisini adıyla çağıran bu kızın, kendisini nereden tanıdığına şaştı.
Kız içeri girme, iznini almadan, sallanarak odanın ortasına dek yürüdü. Ayakları çıplaktı, etekliğinin
yırtıklarından uzun bacakları ve sıska dizleri görülüyordu. Kızcağız soğuktan titriyordu.
Marius zarfı açarken, henüz balmumunun kurumamış olduğunu gördü. Mektup pek uzaklardan
gelmemişti, şu satırları okudu:
Sevimli komşum, soylu beyefendi;
Bana yaptığınız iyiliği öğrendim. Altı ay önce, birikmiş aylıklarımı ödediğinizi duydum. Büyük kızım,
size iki gündür bir lokma ekmek bile bulamadığımızı anlatır. Tam dört kişilik zavallı bir aileyiz. Hasta
eşim, günlerdir yatağından çıkamıyor, bana el uzatacağınızı bildiğimden, başınızı ağrıtmak cüretinde
bulundum.
Sizin gibi yüce ruhlu soylu beylere, gösterilen saygılarımı kabullenmenizi rica ederim efendim.
Hizmetkârınız Jondret."
Birden Marius mahzende bir mum yanmış gibi esrarı çözdü. Bu mektup bir akşam önce, okuduğu dört
mektubu yazanın kaleminden çıkmıştı, aynı yazış tarzı, aynı imlâ hataları, aynı el yazısı, aynı kâğıt,
aynı tütün kokusu.
Bu dört ayrı kişi "İspanyol yüzbaşısı Alvarez", "Sefil Balizar Ana", şair "Genflot" ve "piyes yazan
Fabantu". Dördü de aynı adam, komşusu Jondret'ten başka biri değildi. Ancak bakalım Jondret,
adamın gerçek adımıydı?
Uzun zamandan beri burada oturmasına rağmen Marius, komşuları hakkında bir bilgi edinmemişti.
Kafası ve kalbi bambaşka hayâllerle dolu olduğundan, aylar önce onlara sırf bir sadaka vermekle
yetinmişti.
Ancak artık gerçeği olanca çıplaklığıyla görüyordu. Sefil Jondret, çalışmasını sevmeyen, iyi kalpli
kimselerin acımasını kışkırtarak para kazanmaktan başka iş yapmasını bilmeyen bir dolandırıcıdan
başka birşey değildi. Merhametli ve varlıklı kimselerin adreslerini öğrenip, onları mektuplarla rahatsız
ediyor ve kopardığı sadakalarla geçinip gidiyordu. Bu arada sefil adamın kızlarını, bu yolda harcadığı
da inkâr edilmeyecek bir gerçekti. Marius bir gün önce kızların ağızlarından kaçırdıkları laflardan
onların da doğru yoldan sapmış olduklarını ve polisten kaçtıklarını öğrenmiş bulunuyordu. Sefaletin
mahvettiği zavallı yaratıklar.
Marius acıma dolu gözlerle kıza bakadursun, o sanki kendi evinde dolaşır gibi, küstahçasına
delikanlının odasını incelemekteydi. Bu arada iskemleleri elliyor, genç adamın tuvalet masası
üzerindeki takımlarının yerlerini değiştiriyordu.
— Vay vay, dedi. Bir de aynanız var.
Sanki yalnızmış gibi, son moda şarkıları yavaş sesle mırıldanıyordu. Küstahlığın altında onun endişeli
ve çekingen olduğu anlaşılıyordu.
Kanatları kırık bir kuş gibi kız, oradan oraya koşuyor, herşeye hayran hayran bakıyordu. Başka şartlar
altında, bu kızın sevimli ve canlı bir kız olacağından Marius şüphe etmedi. Delikanlı düşünceli
düşünceli gözlerle, onu izliyor ve sesini çıkarmıyordu.
Kız, masaya yaklaştı:
— Ah kitaplar, dedi.
Birden sönük gözlerinde ışınlar yanıp söndü:
— Ben de okumak bilirim, diye haykırdı.
Bunu gururla söylemişti, sanki övülmesini istiyordu.
Masa üzerindeki kitabı kaptı ve akıcı olarak şu cümleleri okudu: "General Boduven, Vaterlo ovasındaki

2
0
0
Yorum Yaz