04 04 2013

sefiller kitap özeti yüzotuzüç

133
diye çağır.
Bu sözlere eşlik eden gülümseyişi meleklerin gülüşünü andırırdı, yine bir gün sevgilisine:
— Mösyö, demişti. Yakışıklısınız, güzelsiniz, esprili bir gençsiniz, çok bilgilisiniz, her bakımdan benden
kat kat üstünsünüz ancak sizden çok daha iyi yaptığım birşey var. Sizi sevdiğim kadar sevemezsiniz
beni.
Marius göklerde uçtuğuna inanıyor, yıldızların şarkısını duymuş gibi kendisinden geçiyordu ya da
Kozet onun öksürmesine üzülerek şakadan eline vurdu:
— Öksürmeyin beyefendi, benim yanımda iznim olmadan öksürülmesini hiç istemem. Böyle öksürüp
beni meraklandırmanız çok acayip doğrusu. Sağlıklı olmanızı isterim, çünkü hasta olursan, ben çok
çok üzülür perişan olurum.
Ancak bir melek konuşabilirdi, böyle.
Yine bir gün Marius, Kozet'e:
— Düşün, dedi. Bir zamanlar senin adının "Ursula" olduğunu sanmıştım.
— Sus, ne korkunç ad.
Saatlerce güldüler. Marius için hayat çok basitti. Parmaklıktaki demir çubuğu yerinden oynatarak
geceleyin sessizce bahçeye girmek, yan yana bu taş sıra üzerinde oturup fısıldaşarak birbirlerine
günlerini anlatmak. Bu arada Marius, sevdiği kıza güzelliğini tekrarlamaktan geri kalmazdı:
— Ne kadar güzelsin Kozet'im, sana bakmaya bile kıyamıyorum, seni ancak seyredebilirim. Bir melek,
bir perisin. Ne olduğumu anlamıyorum. Eteğinin ucu pabucuma değdiğinde, alt üst oluyorum. Hele
konuşman, o güzel dudaklar arasından sanki cevherler çıkıyor. Kimi zaman, seni bir rüya sanıyorum.
Konuş seni dinlediğimde, hayran oluyorum. Oh, Kozet, sen ne harika kızsın senin için çıldırıyorum. Siz
tapılacak bir meleksiniz, küçük hanım.
Kozet, ona şu cevabı verirdi:
— Her geçen gün, seni bir öncekinden daha çok sevmekteyim.
Kozet'in ruhu da dış görünüşü kadar aydınlıktı. O nisan ayının simgesiydi sanki. Gözlerinde çiğdem
vardı, o tüm ışıkları kendisinde toplamış nurdan yapılmış bir kadındı. Ona tapan Marius'in ona hayran
kalması aslında çok olağan sayılırdı, ancak şu var ki, manastırdan henüz çıkmış bu gencecik kızın
çoğu zaman olgun bir kadın gibi konuştuğu, hiç aldırmaz gibi, derin ve ince düşünceler açıkladığı
olurdu. Kozet'in çok şeylerde doğru bir görüşü vardı, asla aldanmazdı. Gevezeliklerinde bile, bir espri
anlayışı sezilirdi. İç güdüsüne uyarak, tatlı ve derin konuşurdu. Bütün bunlara ek, bir hiç onları
güldürürdü, otlar üzerinde tırmanan bir uç böceği, bir yuvadan düşen bir kuş tüyüne üzüldükleri de
olurdu. Aşkın tanımlanması, yok yere gülmek, bir hiçe duygulanmaktır.
Aşklarına öylesine dalmışlardı ki, o yaz Paris'i kırıp geçiren kolera hastalığının bile farkında değillerdi,
sanki Marius, Kozet'e yaşamının bir kısmını anlatmış, adının "Pontmercy" olduğunu, öksüz olduğunu,
avukatlık öğrenimi yaptığını, şu sırada çeviri işleriyle geçindiğini anlattıktan sonra babasının
kahramanca dövüşmüş bir "Binbaşı" olduğunu da gururla sözlerine eklemişti. Bu arada, bir Baron
unvanına sahip olduğunu da söylemişti. Ne var ki Kozet için, bu fazla birşey ifade etmemişti. Baron da
ne demekti, onun için Marius'in yalnızca, Marius olması yeterdi.
Genç kız da, bazı açıklamalarda bulunmuş bir manastırda yıllarca öğrenim yaptığını, annesinin
olmadığını babasının adını Mösyö Foşlövan olduğunu söylemişti. Babasının çok iyi kâlpli olduğunu,
yoksullara sadaka dağıttığını, ancak kendisine asla para harcamadığını bu arada kızından hiçbir şey
esirgemediğini de söylemişti.
Bundan böyle Kozet, onun da aslında yoksul olduğunu sanıyordu.
Garip değil mi gecelerden beri, buluşmalarına rağmen Marius, kıza Gorbo varineliğindeki maceradan,
tek söz etmemiş, kendisini duvardaki delikten izlediğini onu Tenardiye'lerin izbesinde bir nur gibi
hayran hayran seyrettiğinden hiç söz etmemişti. Aslında Marius, kendisini cennette sandığından,
yeryüzünü tümüyle unutmuş bulunuyordu. Sanki bir rüyada açık gözlerle uyuyorlardı. Kozet'in bu denli
güzel olmasına rağmen arada bir, Marius onun karşısında gözlerini yumardı. Kapalı gözlerle ruha
daha derinden bakılır. Marius ve Kozet, bu aşkın kendilerini nereye sürükleyeceğini düşünmüyorlardı
bile. Aşkın belirli bir hedefe götüreceğini düşünmek insan oğlunun garip bir yargısıdır.
Bu arada Jan Valjan, hiçbir şeyden kuşkulanmıyor, Kozet'in mutluluğuyla seviniyordu. Genç kız, bu
bulutsuz mutluluğunun arasında babasını asla ihmal etmiyor, onun her dediğine boyun eğiyordu. Jan
Valjan gezmek istediğinde Kozet'in hazır koluna asılmış buluyor, kendisine kitap okumasını rica etse,
genç kız elindeki işlemesini ya da dantelini bırakıp babasına istediği hikâyeyi okuyordu. Bütün gün,
evde ve mutfakta didinen ihtiyar Tusen kadın, akşamleyin, yatağına girdiğinde, uyumaktan başka
birşey düşünmezdi. Marius eve henüz ayağını atmamıştı. Kozet'le birlikte olduklarında, taş sıranın
dibine sarmaşıkların arasına saklanarak otururlardı.
Sokakta bir geçenin bile, onları görmesi imkânsızdı. Çoğu zaman geç saatlere kadar sevgilisiyle
birlikte kalan Marius, o saatten sonra Kurfeyrak'la paylaştığı odaya döndüğünde, arkadaşı onu alaylı
gülüşlerle karşılardı. Hatta bir gün Kurfeyrak, arkadaşı Bahorel'e:

43
0
0
Yorum Yaz