03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzonaltı

116
— Baksanıza dostum, bu bir meyhane levhası, bence bu etsin etsin üç franktan fazla etmez.
Jondret yumuşak bir sesle:
— Cüzdanınız yanınızda mı? dedi. Ben bin ekü ile yetinirim. Bay Löblan, yerinden kalktı bu acayip
sahnenin dekoruna gözlerini gezdirdi, bu arada kapı dibinde ve köşelerdeki acayip kılıklı adamlara da
bakıyordu. Jondret, sanki sefaletten delirmiş gibi, abuk sabuk konuşmaya başlamıştı:
— İyi kâlpli velinimet, bu tabloyu satın almazsanız inan olsun kendimi Sen nehrine atarım. Başka
kurtuluş çarem kalmadı. Oysa düşünün bir kez, kızlarıma bir meslek öğretmek niyetindeyim, onlara
mukavva kutu yapmasını öğretmek istemiştim. Ancak buna gereken aletler ateş pahasına hem de ne
için topu topu günde dört metelik kazanmak için? Bununla nasıl yaşanır?
Bu arada Jondret'in gözü, artık zengin konuğunda değildi, adam bakışlarını kapıya dikmişti. Oysa Bay
Löbnan, pirelenmiş olduğundan gözünü Jondret'ten ayırmıyordu. Marius dikkatini ikisinin üzerinde
topladı. Jondret birkaç kez aynı dilenci sesiyle:
— Kendimi karanlık sulara atmaktan başka kurtuluş yolu kalmadı, diye tekrarladı. Birden sönük
gözlerinde ışınlar yanıp söndü, bu cüce kılıklı adam aniden doğruldu ve konuğunun karşısına dikilerek:
— Buraya baksanıza, bütün bunlar palavra, beni hâlâ tanımadın mı? diye sordu.
Odanın kapısı birden açılmış ve yüzlerinde kara kâğıt maskeli mavi önlüklü üç ızbandut gibi adam
görünmüştü. Herhalde Jondret'in beklediği bu hergelelerin gelmesiydi, birden uzun boylusuna sordu:
— Her şey hazır mı? Montparnaz nerede?
— Yakışıklı delikanlı, büyük kızınla cilveleşmek için arkada kaldı.
— Araba bekliyor mu?
— Evet, dediklerini harfi harfine yaptık.
Bay Löblan birden sararmıştı, artık düştüğü tuzağı anlamış olacaktı ki birden ani bir değişiklik görüldü
onda. Az önceki mübarek yaşlı adam gitmiş, yerini bir atlet almıştı. Masanın ardına siper olmuş
yumruğunu iskemlesinin arkalığına dayamıştı, heybetli bir görüntüsü vardı.
Birden aslan kesilen bu iyi kâlpli ihtiyar adamla gururlandı Marius. Sevdiği kızın babasını bayağı
benimsemişti.
Daha önceden odaya giren suratları kömür tozuna bulanmış adamlardan biri eline bir çekiç ötekisi bir
pense üçüncüsü de bir bıçak almıştı. Marius artık araya girme zamanının geldiğini anlayarak
tabancasını havaya kaldırdı, ateş etmeye hazır bekledi. Bu arada Jondret sorusunu tekrarlıyordu:
— Beni tanımadın mı?
Bay Löblan ona dik dik bakarak:
— Hayır, dedi.
Jondret yaşlı konuğuna yaklaştı ve avını ısırmaya hazırlanan vahşi bir hayvan pozunda suratını onun
yüzüne yaklaştırarak, haykırdı:
— Benim adım Fabantu değil, Jondret değil, benim gerçek adım "Tenardiye," anladın mı? Şu
Möntferney'deki hancıyım ben. Haydi artık tanıdın mı?
Bay Löblan'ın alnı hafifçe kızardı, fakat aynı sakin sesle:
— Hayır yine tanıyamadım, cevabını verdi.
Ancak ne var ki Marius onun cevabını duyamadı. Birden sanki beyninden vurulmuştu. Herifin "Adım
Tenardiye" dediğinde tabanca tutan eli yanına düştü. O anda bir kurşun yese, bir damla kanı akmazdı.
Dünyalar başına yıkılmıştı. Dört yıldan beri durmadan aradığı babasının kurtarıcısı, o kahraman
Tenardiye demek karşısındaki şu sefil hayduttu ha... Kaderin bu acı darbesi Marius için korkunç bir
yıkıntı olmuştu. Babası mezarın dibinden ona kurtarıcısına el uzatmasını haykırıyor, minnet borcunu
ödemesini sesleniyor, oysa yıllardır aradığı adamı Marius bulduğunda polise teslim etmek zorunda
kalıyordu. Kendi babasını hayatı pahasına kurtaran bu aynı adam sevdiği kadının babasını öldürtmeye
hazırlanan bir sefil, bir haydut idi.
Marius ne yapacağını bilmiyordu, sanki iki ateş arasında kalmış gibi bocalıyordu. Böyle korkunç bir
hayduta karşı nasıl minnet beslenirdi? Öbür yandan ölmüş babasının vasiyetini nasıl çiğneyecekti? Bir
el ateş ettiğinde, Bay Löblan kurtulacak fakat Tenardiye mahvolacaktı. Birinden birini feda etmek
zorunda kalmıştı.
Bayılmak üzereydi. Tam o anda Tenardiye çılgın gibi odada bir aşağı bir yukarı dolaşarak, kendi
kendisine konuşur gibi söyleniyordu:
— Oh oh, hele şükür seni buldum ikiyüzlü sinsi herif, para babası, öksüz kızlara bebek dağıtıcısı,
sekiz yıl önce Möntferney'deki Noel gecesini ne çabuk unuttun? Aynı yüz, hiç değişmemişsin, ne var ki
o zaman sırtında hardal rengi aşınmış sarı bir palton vardı, hepsi bu kadar. Kızı benden alıp götürdün,
bunu senin burnundan getirmeye and içtim inan olsun. O zaman ormanda karşı karşıya kalmıştık,
korktum sen daha güçlüydün, ancak artık tüm kozlar benim elinde, artık hapı yutun babalık. Gülmek
sırası bende... Seni tongaya bastırmak işten bile değilmiş. Ben sana iyi aktör olduğumu söylemiştim,
numaramı güzel oynadım doğrusu. Ne de avanakmışsın, anlattığım palavraların hepsini yuttun. Ancak
cimriliğin, budalalığını geçiyor getire getire seksen frank getirmiş sersem, yüz franka bile çıkamamış.

14
0
0
Yorum Yaz