03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzbir

101
mahalle kızlarının gözbebeği, kötülük ve cinayet simgesi idi.
Bu dört haydut, aslında dört hırsız değil, dört başlı esrarlı tek bir hırsız gibi Paris'te çalışırlardı. Polis
henüz onları yakalayamamıştı. Bu topluluk sistemli çalışırdı. Bir sürü suç ortaklan da vardı. Çeteleri
gölgede gizlenen, bir ekibi andırırdı. Çok zaman geceleyin buluşurlar, güneş doğana kadar plânlarını
kurarlardı.
Bu yeraltı çetesinin adı: Patron - Minet idi. Halk dilinde Patron - Minet, sabah anlamına gelir. Geceleyin
toplanıp işleyen ve sabahleyin dağılan bu eşkıyalar da kendilerine bu adı seçmişlerdi.
Emirlerinde çalışan korkunç suratlı yirmi kadar cani vardı, bunlar sokakta görülen tiplerden değildi.
Gündüzün yorgun uyurlar, ancak geceleyin ava çıkarlardı. İnleri ya ıssız şantiyeler, ya kireç kuyuları ya
da Paris'in lâğımları idi.
Çalışma metotlarında hiç şaşmazlardı. Kimisi yankesicilik eder, kimi gırtlak keserdi. Aslında taşradan
gelen paralı tacirleri tuzağa düşürmekte ustaydılar.
Geceleyin kaldırımda rastlandığında bu adamlar korkunç birer görüntü olur. Sanki gölgelerden
doğmuş, karanlıklardan başka ruhları olmayan hortlaklar. Bu hortlakları kaçırmak için aydınlık gerekir.
Hiçbir yarasa güneşe dayanamaz.
Sahte Yoksul
I
Yaz geçmiş, güz gelip gitmiş, yeniden kış gelmişti. Mösyö Löblan ve kızı Lüksemburg parkına ayak
atmamışlardı. Marius için bu taptığı yüzü yeniden görmek, bir saplantı olmuştu. Hâlâ arıyordu, daima
arıyordu, ne yazık ki, hiçbir şey bulamıyordu. Artık Marius tamamıyla değişmişti, o heyecanlı idealist
genç, o karakter sahibi enerjik adam, kaderine meydan okuyan, o güçlü delikanlı, geleceğini
tasarlayan, o kudretli beyin, plân, hayâl ve proje dolu o soylu ruh, yok olmuştu.
Her şey bitmişti onun için, çalışmaktan sıkılıyor, gezmek istemiyordu, yalnızlıktan yoruluyordu.
Eskiden, kendisini oyalayan güzelliklerin hiçbirinin anlamı kalmamıştı artık. Güzel şekiller, ahenkli
sesler, öğretici öğütlerde dolu doğa bile, artık bomboş uçsuz bucaksız bir sonsuzluk olmuştu.
Hayatında her güzellik yok olmuştu.
Yine düşünüyordu, düşünmekten başka ne yapabilirdi? Ancak düşüncelerine hep aynı cevabı
veriyordu: "Neye yarar?"
Durmadan kendi kendini yiyordu. Neden sanki genç kızın peşinden gitmişti. Onu görmek mutluluğuyla
neden sanki yetinmemişti? Kızın kendisinden hoşlandığını biliyordu, bu yeter bir mutluluk değil miydi?
Masallarda olduğu gibi fazla merak yüzünden sevgilisini elden kaçırmıştı. Her şeyi öğrenmek, doğru
değildir...
Gerçi arkadaşlarına açılmıyordu, ancak Kurfeyrak onun halinden birşeyler sezmiş olacaktı ki, günün
birinde onu zorla bir baloya götürdü.
Marius bir iki saat sonra, dostlarını baloda bırakarak yaya döndü Paris'e. Kalbi ağrıyordu.
Odasından çıkmıyor, kimseyi görmüyordu.
Yine günlerden bir gün, bir rastlantı onu hayli şaşırtmıştı.
Şanzeline Bulvarına açılan daracık sokaklardan birinde bir adam görmüştü. Bir işçi kılığında, mavi
önlük ve başında gözlerine kadar inen bir kasket giymiş bu adamın, kar gibi saçları Marius'un dikkatini
çekti.
Ağır ağır sanki bir derdi varmış gibi yürüyen bu adamı izledi delikanlı. Garip değil mi, bu işçiyi, tıpkı
Mösyö Löblan'a benzetmişti. Aynı saçlar, aynı profil, aynı kederli gözlerdi. Kasketin altından bu
kadarını görmüştü. Hatta adamın yürüyüşü bile parktaki meçhul ihtiyarın yürüyüşünün eşiydi. Neden
sanki o bu kılığa girmişti? Marius buna şaşıp kalmıştı. Kendisine geldiğinde ilk düşüncesi adamın
peşinden gitmek oldu, ne yazık ki vakit kaybetmişti, adam herhalde yan sokaklardan birine sapmış
olacaktı ki, Marius onu bulamadı. Bu rastlantı birkaç gün onu oyaladı, daha sonra bunun bir benzerlik
olacağını düşünerek, boş verdi.
Marius, Gorbo viraneliğindeki yoksul odasında oturuyordu. Komşulardan hiçbirini tanımazdı.
Aslında o günlerde koca evde kendisinden ve bitişik komşuları Jondret'lerden başka kiracı yoktu.
Marius bu adamların kirasını kapıcı kadınla yolladıktan sonra, onları düşünmemişti bile. O ne ana
babayı, ne de kızları tanımazdı, hiçbiriyle konuşmamıştı.
Bir gün, güneşli bir şubat günü, akşama doğru Marius yemek için evden çıkmıştı.
Bulvar yokuşundan Senjak geçidine doğru ilerliyordu ki, birden alaca karanlıkta birilerinin kendisine
sürtünerek geçtiklerini hissetti. Hemen başını çevirdi ve paçavralar içinde iki genç kız gördü. Bunlar
sanki kovalanmış gibi nefes nefese kaçıyorlardı. Hatta geçerlerken, kendisine dirsek vurmuşlardı

2
0
0
Yorum Yaz