03 04 2013

sefiller kitap özeti yüz

100
Tam sekiz gün böyle geçti. Adam ve kızı parka geliniyorlardı.
Marius endişe içinde düşünüyordu, gündüzün evlerinin önünden geçmeye cesaret edemiyor, geceyi
bekliyordu. Arada bir aydınlanmış pencerelerin ardında gölgeler görüyordu.
Dokuzuncu gece evin önüne geldiğinde, pencereleri karanlık buldu. Saatlerce bekledi, gece yarışına
kadar bekledi, sabahın ikisine kadar bekledi, pencereler karanlıktı. Sokağa çıkmış olamazlardı. Kimse
eve dönmemişti. Sabaha karşı bitik bir halde, oradan ayrıldı.
Ertesi günü, -aslında ertesi günler için yaşıyordu- yine Lüksemburg Bahçesi'ne gitti, kimseleri
göremedi, evin önünde nöbetini tuttu, pencereler karanlık, panjurlar kapalıydı. Üçüncü kat boş
görünüyordu.
Marius kapıya vurdu, kapıcıya sordu:
— Üçüncü kattaki kiracılar?
— Taşındılar, cevabını verdi kapıcı.
Maruis bayılacaktı, düşmemek için duvara dayandı:
— Ne zaman? diye sordu.
— Dünden beri.
— Nerede oturduklarını biliyor musunuz?
— Hayır.
— Adres bırakmadılar mı?
— Hayır.
Kapıcı kuşkulanmıştı, dikkatle baktı ve Marius'u tanıdı:
— Olur şey değil, dedi. Yine mi siz? İnan olsun siz bir aynasızsınız.
Dört eşkıya; Klaksu, Gölemer, Babet ve Montparnas 1830 ile 1835 yılları arasında Paris'in aşağı
mahallelerini haraca keserlerdi.
Bunlardan Gölemer insan azmanı, bir çeşit Herkül'dü, ancak heybetine pazularına, karşılık kuş beyinli
bir herifti.
Yunanistan'da yaşasa, canavarları adam eden Herkül olurdu, ne yazık ki, birkaç yüz yıl sonra dünyaya
gelmekle geç kalmış ve kendisi bir canavar olmuştu. Adaleleri çalışmayı ister, tembelliğinden yerinden
kıpırdamazdı, bu yüzden katil olmuştu. Onun melez olduğu söylenirdi.
1815 yıllarında hamallık etmiş daha sonraları haydut rütbesine yükselmişti. Onu arayanlar Paris
lâğımlarında bulurlardı.
Oysa Babet, tam tersine sıska ve işlek zekâlı bir cani idi.
Zeki olmasına rağmen, içine kapanık sayılırdı. Kimyager olduğunu iddia eder, palyaçoluk yaptığına
yemin ederdi. Hatta komik oyunlarda yer almıştı. Güzel konuşan, bir adamdı. Onun işi işportada Devlet
Büyüklerinin alçıdan büstlerini satmaktı. Buna ek olarak diş çekmesini de bilirdi. Panayırlarda
gösteriler yapmış, evlenmiş, çocukları bile olmuştu. Şu sıralarda eşinin ve çocuklarının nerede
olduğunu bilmiyordu bile. Mendil yitirir gibi, yitirmişti onları. Karanlık cemiyetin en kültürlü üyesiydi,
Babet gazete okurdu.
Klaksu kimdi? Klaksu geceydi. O ortaya çıkmak için zifiri karanlık olmasını beklerdi. Geceleyin çıktığı
deliğe, sabah olmadan girerdi.
İş ortaklarıyla bile konuşurken sırtını çevirir, onlara yüzünü göstermezdi. Bir mum yandığında Klaksu,
hemen suratına maskeyi geçirirdi.
Aynı zamanda önemli bir marifeti vardı. Klaksu karnından konuşurdu. Onun gerçek adını kimse
bilmezdi. Hatta bir adı olduğundan bile kuşkulananlar vardı. Kimse onun ne gerçek sesini duymuş, ne
de yüzünü görmüştü, suratına maske geçirdiği gibi, ağzından değil, karnından konuşurdu. Yer yarılır
sanki içine girer gibi, ortadan yok olur, yerden biter gibi birden ortaya çıkardı.
Montparnas iç karartıcı bir yaratıktı. O henüz çocuk sayılacak yaştaydı ve aslında yakışıklı bir delikanlı
da sayılırdı. Güzel bir yüzü, kirazı andıran dudakları, nefis siyah saçları vardı. Gözlerinde baharın
ışıklarını saçardı. Ancak bütün kötü huylan kendisinde toplanmıştı, en korkunç cinayetlere heves
ederdi. Kötülük ve zulüm onun gıdası idi. Serseri ruhlu bir yumurcak, serserilikten cani olmuştu.
Sevimli, çevik, narin yapılı, güçlü, yumuşak ve zalimdi. Şapkasını yandan bıçkınvari giyer, 1829
modasına uymak için alnına bir bukle düşürürdü. Amacı durmadan çalmak, her bulduğunu
araklamaktı. Bunda bir hayli hüner kazanmıştı. Redingotu en iyi bir terzi makasından çıkmış, lâkin
aşınmıştı. Montparnas bir moda gravürü, ancak sefil ve katil bir gravürdü. Esasen onun kötü yola
düşmesine bu süs hevesi sebep olmuştu. Günün birinde ona: "Yakışıklı çocuk" diye laf atan bir dikişçi
kız, onun böyle haydut olmasında büyük rol oynamıştı.
Kendisini yakışıklı bulan delikanlı, şık giyinmek istemişti. Çalışmasını sevmediğinden nasıl kazanırdı
giyim masrafını? Çalmakla, o da hırsızlığı seçmişti. Ancak yalnız çalmakla yetinmez, öldürmesini de
severdi, henüz on sekiz yaşında olmasına rağmen, peşinen bir hayli ceset sürükledi. Karanlık sokak
köşelerinde altın saatini çaldığı kaç zavallıyı kanlar içinde yere sermişti.
Saçları kıvrılmış, ince belli, kadın gibi geniş kalçalı, Prusyalı bir subay gibi dimdik yürüyen bu delikanlı,

15
0
0
Yorum Yaz