03 04 2013

sefiller kitap özeti doksanyedi

97
çenesine kadar ilikledi, ceketin buruşmaması için dimdik, sıranın üzerine saldırır gibi yürüdü. Bu
ilerleyişinde bir fetih havası vardı. Bu arada zihni kendi dersleriyle meşgulken, gözlerini kızdan
ayırmıyordu, Genç kız sanki yolun tümünü doldurmuştu.
Marius ona yaklaştıkça adımlarını yavaşlatıyordu, birden yarı yoldan nedenini bilmeden geri döndü.
Hergünkü gibi onların oturdukları sıranın önünden geçmemesinin nedenini kendisi bile
açıklayamıyordu.
Genç kızın kendisini uzaktan göreceğini ve yeni giysilerinin içinde çok şık durduğunu biliyordu. Ancak
sanki arkasında duran birisine kendisini beğendirmek ister gibi, dimdik duruyordu.
Bir kez daha geri döndü ve sıraya daha da yaklaştı, ama ileri gitmeye, bir türlü cesaret edemiyordu.
Sanki kızın yüzünün kendisine eğildiğini farkeder gibi oldu. Ancak duraksamasını yenerek kendisini
zorladı ve yürümekte devam etti. Birkaç saniye sonra kulaklarına kadar kızarmış, baba. kızın oturduğu
tahta sıranın önünden geçiyordu.
Sağa sola bakmıyordu, elini ceketinin içine sokmuştu, tıpkı Napolyon gibi. Tam kızın önünden
geçerken kalbinin kopacakmış gibi çarptığını duydu. O bir gün önceki damaskolu robunu ve beyaz
krepten şapkasını giymişti, babası ile çene çalıyordu. Marius ahenkli bir ses duydu ve onun bugün de
dünkü kadar güzel olduğunu yüzüne bakmadığı halde tahmin etti.
Sıranın önünden geçerek yolun sonuna kadar yürüdü, daha sonra geri dönerek kızın önünden yine
geçti. Bu kez Marius'in yüzünde renk kalmamıştı, sapsarı kesilmişti. Aslında içinde bir sıkıntı
duyuyordu. Kıza sırtını çevirerek sıradan uzaklaştı.
Bir daha onların önlerinden geçmeyi denemedi az uzaktaki bir tahta sıranın üzerine oturdu. Fistanını
ve şapkasını beğendiği kızın kendi nefis redingotunun ve ütülü pantolonunun etkisinde kalmak
zorunda olduğunu düşünüyordu.
Bir çeyrek saat sonra, yerinden kalktı, sanki sıranın önünden yine geçmek istermiş gibi bir süre ayakta
bekledi. On beş aydan bu yana ilk kez olarak kızın babasının kendisini artık tanımış olacağını ve
onların önünden yürümesini tuhaf bulacağını düşündü.
Bir süre elindeki bastonuyla kum üzerinde şekiller çizdi.
Daha sonra Mösyö Löblan'la kızının tarafına bakmadan ters yüzü parktan çıktı.
O gün akşam yemeğine çıkmayı unuttu. Saat sekiz buçukta aç olduğunu farketti ancak ne var ki,
Senjak sokağına gitmek için gecikmişti. Dolapta bulduğu bir kuru ekmekle karnını doyurdu. Kostümünü
iyice fırçaladıktan sonra yattı.
Ertesi sabah Madam Burgon, Marius'in kapıcısı kadın, delikanlının yine bayramlıklarını giyerek sokağa
çıktığını hayretle gördü.
Delikanlı yine Lüksemburg Bahçesi'ne gitti, ancak bu kez onların önlerinden geçmedi, yolun
ortasındaki bir sıraya oturdu. Ta uzaklardan siyah fistanlı beyaz şapkayı görüyordu. Marius saatlerce
yerinden kıpırdamadı ancak akşamleyin parkın kapılan kapanırken evine döndü. M. Löblan'la kızının
gittiklerini bile görmemişti. Onları batı kapısından çıkmış olacaklarını, tahmin etti.
Ertesi gün, -bu üçüncü gündü- Madam Burgon beyninden vurulmuşa döndü. Marius yine yeni giysileri
sırtında çıkmıştı. Kadın haykırdı: "Olur şey değil, üç gün üst üste... Kim için sıklaşıyor?"
Kadın delikanlının peşinden gitmek istedi, ancak bunu başaramadı. Genç adamın uzun bacaklarıyla
nasıl yarışırdı, şişko ve kısa bacaklı kadın.
Bir dağ keçisiyle bir su aygırının yarışmasını andıran bu yarışmadan hemen vazgeçti yaşlı kadın, iki
dakika sonra, nefes nefese evine döndü.
Marius yine parka gitmişti.
Genç kız babası ile oradaydı. Marius elindeki kitabı okuyarak yürüdü, ancak yine önlerinden geçmeye
cesaret edemedi. Bir gün önceki oturduğu sıra üzerinde dört saat geçirdi. Serçelerin uçuşlarını
seyrediyordu, sanki minik kuşların bile kendisiyle alay ettiklerini sandı.
Böylece on beş gün daha geçti. Artık Marius parka yürümek için değil sıranın üzerinde oturmak için
gidiyordu sanki. Oraya vardıktan sonra, saatlerce kıpırdamadan sırasında oturuyordu. Her gün yeni
kostümünü giyiyor, ne yazık ki güzel kız onu yakından göremiyordu.
Kız harikulade bir güzellikteydi. Onun tek kusuru, kederli bakışına karşılık gülüşünün çok neşeli
oluşuydu. Bu karşıtlık kimi zaman onun yüzüne azıcık çılgın bir ifade verirdi.
İkinci haftanın son günlerinden birinde, Marius yine her zamanki sırasında oturmuş, elinde okumadığı
bir kitap öyle beklerken birden irkildi. Şimdiye kadar olmadık bir olayla karşılaşıyordu. M. Löblan ve
kızı yerlerinden kalkmışlar, genç kız babasının koluna girmişti, her ikisi de Marius'un oturduğu yolun
ortasına doğru yürüyorlardı, yavaş yavaş. Marius kitabını kapadı, yeniden açtı, okumak istedi. Tir tir
titriyordu, şafak kendisine doğru geliyordu.
"Aman Yâ Rabbim," dedi. "Bari şöyle yakışıklı bir şekilde otursam."
Nasıl davranacağını bilemiyordu, kendi kendine:
"Acaba neden önümden geçiyorlar, yoksa bu bey, benimle konuşacak mı? Yoksa bana kızdı mı?" diye
düşündü. Küçük, güzel ayaklar bu kumlarda ilerleyecek ve tam önünden geçecekti. Kendisine bir yüz

2
0
0
Yorum Yaz