03 04 2013

sefiller kitap özeti doksanüç

93
Bununla kahvaltısını ederdi. Akşamın altısında dışarı çıkar ve Senjak sokağındaki ucuz bir lokantada,
akşam yemeğini yerdi. Altı meteliğe bir porsiyon et, üç meteliğe yarım tabak sebze ve üç metelikle bir
meyve alırdı. Şarap yerine su içerdi. Kendisine servis yapan garsona bir metelik bahşiş verirdi, kasada
oturan lokantacının tombul ve güler yüzlü karısı genç adamı gülümseyerek uğurlardı. Marius de bir kaç
metelik karşılığında, hem karnını doyurur, hem de üstelik bu güzel gülümseyişle ruhunu doyurmuş
olurdu.
Dört metelik, sabah kahvaltısı, akşam yemeği ekmekle birlikte on altı metelik tuttuğundan delikanlı
yirmi meteliğe günde karnını doyuruyordu, bu da yılda üç yüz altmış beş frank eder, buna otuz franklık
kirayı, ihtiyar hizmetçi kadının otuz altı frankını da ekleyecek olunca, yılda dört yüz franka geçinip
gidiyordu. Giysileri yüz frank, çamaşırlarının yıkanması ve bakımı yüz elli frankı geçmezdi. Marius'in
fazladan bir elli frankı olurdu ki bununla kendisini zengin bulurdu. Hatta bir seferinde, Kurfeyrak, ondan
tam altmış frank borç istemişti.
Isınma sorununa gelince, Marius bunu da basitleştirmişti. Ocakta ateş yakmazdı asla. İki takım giysisi
vardı. Biri günlük eski giysileri, diğeri büyük fırsatlarda kullandığı şık bir kostümdü. Her ikisi de siyah
kumaşlardan diktirmişti. Üç tane gömleği vardı. Birini giyer diğerini çekmecesinde saklardı. Üçüncüye
gelince o da çamaşırcı kadında olurdu. Bunlar eskidikçe Marius yenilerdi. Çoğu zaman gömleklerinin
yırtığını göstermemek için, ceketini ta çenesine kadar iliklerdi.
Marius'in bu refaha ulaşması için yıllar geçmişti. Çetin zor yıllar... Marius bir gün bile yılmamıştı, her
şeye dayanmış, bütün engelleri aşmıştı. Her şey yapmış, her zillete katlanmış, asla borç etmemişti.
Kimseye bir metelik bile borcu olmadığını düşünerek, kendi kendisine gururlanırdı. Marius için
borçlanmak, esaretin başlangıcı sayılırdı. Ona göre, bir alacaklı bir esir tacirinden bile daha zalimdir.
Çünkü esirci insanın vücuduna sahiptir oysa alacaklı, gururumuzu çiğner. Borçlanmaktansa aç
kalmayı tercih ederdi. Aç kaldığı günleri saymakla bitiremezdi. Marius her şeyinden feda etmiş,
gururundan birşey eksiltmemişti. Onu da ayakta tutan bu kendisine güveni ve gururu olmuştu. Bütün
bu aşamalarında ruhuna güç veren, kendisini kanatlandıran bir ideali vardı. Babasına lâyık bir evlât
onun bıraktığı adın şerefini lekelemeyen bir oğul olduğunu düşünerek güçleniyordu. Ruh bedenin
kanatlanmasına, uçmasına yardım eder.
Marius kalbinde babasının adının yanına bir ad daha kazılmıştı.
Bu ad babasını kurtaran kahraman çavuşun Tenardiye'nin adı idi.
İdealist bir genç olan Marius, Hayalinde bu Tenardiye'yi bir sevgiyle kuşatıyordu. Saygısında bu iki adı
birleştirirdi. İki taptığından biri babası, ötekisi de henüz tanımadığı şu Tenardiye idi. Bu arada zavallı
çavuşun iflâs etmiş olması, genç adamı büsbütün kahrediyordu. Onun izini bulmak için neler
vermezdi? Tam üç yıl Marius, bu adamı aramış Möntferney'den Şel hatta Nojan'a kadar tüm dolayları
karış karış taramıştı. Kimse kendisine Tenardiye'den haber verememişti. Onun yabancı bir ülkeye
gittiğini sananlar bile vardı. Marius bu araştırmalardan olumlu bir sonuç çıkaramadığından bayağı
üzüntü duyuyor, kendi kendisini suçluyordu. Babasından kalan bu tek borcu ödeyememek delikanlıyı
çok üzüyordu. Tenardiye'yi bulmak için Marius kolunu feda eder, onu sefaletten kurtarmak için tüm
kanını seve seve verirdi. Onu gördüğünde:
"Siz beni tanımazsınız ancak ben sizi tanıyorum, emrinizdeyim benden dilediğinizi dileyin," demek için
can atıyordu.
O sıralarda Marius yirmi yaşını sürüyordu. Tam üç yıl önce ayrılmıştı dedesinin konağından.
O zamandan beri her iki taraftan yakınlaşma için hiçbir çaba yapılmamıştı. Aslında şunu da söylemek
gerekir ki, Marius, dedesi hakkında aldanmıştı. Bağıran, çağıran çocukluğunda kendisini bastonuyla
tehdit eden bu ihtiyarın, kendisini sevmediğini sanırdı genç adam. Oysa bu inancında da yanılıyordu.
Belki evlâtlarını sevmeyen babalar bulunur, fakat torunlarını sevmeyen dedeler olmaz.
Doğrusu Mösyö Jilnörman torununu taparcasına severdi. Onu azarlardı, tokatlardı, fakat onu
gerçekten severdi. Bu çocuk hayatından çekildiğinde, hayat ihtiyar adam için karanlık bir uçurumdan
farksız oldu. Gerçi onun adının anılmamasında ısrar ediyordu. İlk günlerde bu ihtilâlci, bu Napolyon
taraftarının geri dönmeyeceğinden hemen hemen emindi. Ne var ki haftalar ayları, aylar yılları izlemiş
ve kaba askerin oğlu yuvaya dönmemişti. Çaresiz ihtiyar tek başına şömine karşısında kendi kendisine
acı acı şu soruları sorardı: "Onu kovmakla iyi ettim, başka ne yapabilirdim? Bugün yine karşımda bana
kafa tutsa, aynı şeyi yapardım." Ancak kalbi bambaşka bir cevap veriyordu, ihtiyarların da sevgiye ihtiyaçları
olur. Güneş gibi sevgi de gereklidir onlara. Marius'un yokluğu bu dinç ihtiyarı çok değiştirmişti,
gerçi kendiliğinden ona yaklaşmak için bir adım bile atmazdı, ancak durmadan onu düşünüyor ve
kimseleri görmeden konağına kapanmış onu düşünerek günlerini geçiriyordu.
Jilnörman Teyzeye gelince, o düşünmesini bilmediği için, sevmesini de bilmezdi. Marius onun için
belirsiz bir gölge olmuştu. Şu sırada papağanı kendisini yeğeninden daha fazla oyalıyordu.
İhtiyar dede, torununu araya dursun, Marius mutluydu. İyi kalpli genç, kin nedir bilmezdi, dedesini
düşündüğünde onu iyilikle anardı.
Ancak ne var ki, babasının aleyhinde konuşan birisinden tek bir metelik bile kabul etmemeye

2
0
0
Yorum Yaz