03 04 2013

sefiller kitap özeti doksansekiz

98
yıl kadar uzun gelen birkaç saniye geçti, Marius daha da yakışıklı olmasını, göğsü şeref madalyalarıyla
süslü bir subay olmasını isterdi.
Eğik başını kaldırdığında, baba kız kendisine çok yaklaşmışlardı. Genç kız tam önünden geçerken
ona, üzgün ve tatlı bir bakışla baktı. Marius tepeden tırnağa ürperdi.
Sanki güzel kız, günlerden beri önünden geçmediği için kendisine sitem ediyor ve "Bak sen gelmedin,
ben geldim," diyordu.
Marius ışınlar ve uçurumlar dolu bu gözbebeklerin karşısında gözleri kamaşmış gibi kaldı.
Birden sanki beyninde bir ateş yanmıştı. Kız ona gelmişti, ne mutluluk, hem de ona nasıl bakmıştı?
Marius onu her zamankinden daha bile güzel buldu. Dişi bir güzellik, bir meleğin güzelliğini andıran,
saf bir güzellik, italyan şairleri Petrark ile Dante'yi
250
SEFİLLER
coşturacak bir güzellikteydi. Marius kendisini Cennet'te sandı, bu arada birden çok üzüldü, çünkü
çizmeleri tozlanmıştı.
Genç kız çizmelerindeki tozu görmüş olmasından âdeta emindi.
Gözden kayboluncaya kadar onu izledi, daha sonra parkta bir çılgın gibi yürümeye başladı. Hatta
zaman zaman, kendi kendisine gülüyor ve konuşuyordu. Öylesine dalgın yürüyordu kiv genç
dadılardan her biri onu kendisine tutkun sandı.
Parktan çıktı, genç kıza sokaklardan birinde rastlayacağını umuyordu.
Odeon kemerlerinin altında Kurfeyrak'la karşılaştı, ona birlikte yemek yemeği teklif etti.
Marius arkadaşını lokantaya götürdü ve tam altı frank harcadı, delikanlı bir dev gibi yutuyordu.
Çılgınlar gibi âşıktı.
Yemekten sonra Kurfeyrak'a:
— Haydi gel, seni tiyatroya götüreyim, dedi.
Sen-Marten kapısı tiyatrosunda "Andre Hanı" oyununu gördüler. Marius çok eğleniyordu.
Bu arada daha da çekingen olmuştu, tiyatro dönüşünde bir hendekten atlarken eteklerini kaldıran bir
dikişçi kızın bacaklarına bakmamak için başını çevirdi. Kurfeyrak terzi kız için: "Onunla bir gece
geçirmek isterdim," deyince Marius, onu çok ayıpladı.
Ertesi günü Kurfeyrak'ın çağrısını kabul ederek, birlikte öğle yemeğine gittiler. Delikanlı yine tıka basa
yedi. Öylesine coşkundu ki, yeni tanıştığı bir taşralıyı iki yanağından öptü.
Arkadaşları konuşurken, birden Marius hepsini susturarak:
— Bir madalya sahibi olmak ne güzel olurdu, dedi. Kurfeyrak, Jan Pruver'in kulağına eğilerek:
— Marius gittikçe gülünç oluyor, dedi. Jan Pruver:
— Hayır bence, bu çok ciddi, dedi.
Gerçekten durum ciddi sayılırdı. Marius bütün tutkuların başlangıcı olan o hoş saatlerden birinin
arifesindeydi.
Bir bakış sebep olmuştu bu değişime.
Olan olmuştu. Marius bir kızı seviyordu. Kaderi sonsuzluğa girmişti.
Kadınların bakışları böyledir, günlerce bunların yanından sakin sakin geçersiniz. Hatta kimi zaman, bu
bakışların var olduğunu bile unutursunuz, ancak günün birinde bir mekanizmanın dişleri gibi sizi
yakalar, bu gözler. Artık her şey bitmiştir. Makine sıkı sıkı yakalamış, o bakış sizi esir etmiştir. Artık
bundan kurtuluş yoktur. Boş yere çırpınırsınız. Kimse yardım edemez size. Esrarlı kuvvetlerin
etkisinde, bocalarsınız, üzüntüden kedere, kederden işkenceye düşersiniz. Ruhunuz, beyniniz her
şeyinizle artık bir başka yaratığın esiri olursunuz. Bu şansınıza göre değişir, ya kötü bir kadına
oyuncak ya da yüksek ruhlu birisine âşık olursunuz. Bu korkunç mekanizmadan utançtan değişmiş, ya
da tutkudan asilleşmiş olarak kurtulabilirsiniz ancak.
Uzun bir ay daha gelip geçti. Artık Marius hergün parka gidiyordu. Vakit saat geldiğinde kimse onu
bundan engelleyemezdi. Marius bir masal âleminde yaşıyordu. Şu var ki, genç kız da ona bakıyordu.
Artık genç adam daha cüretkardı, onun oturduğu sıraya yaklaşıyor, yine de iç güdüsüne uyarak,
bundan böyle onun önünden geçmiyordu. Boş yere "babanın dikkatini" çekmek istemezdi. Ağaçların
altında ve heykellerin önünde duraklayarak kendisini göstermek için hileler düşünüyordu. Çoğu
zaman, tam yarım saat Romalı bir gladyatör heykelinin gölgesinde, beklerdi. Elinde okumadığı bir
kitap, gözlerini güzel kıza dikerdi. Genç kıza gelince, o da ak saçlı yaşlı beye, sakin sakin
konuşadursun, tatlı bakışlı gözlerini Marius'dan yana çevirerek ona durmadan bakardı. Ağzıyla
babasını cevaplandırırken, gözleriyle Marius'le konuşurdu.
Ancak ne var ki, M. Löblan birşeylerden kuşkulanmaya başlamış olacaktı ki son günlerde Marius'i
görünce yerinden kalkıp kızını da sürükleyerek yürümeye başladı. Hatta her zamanki yerinden
vazgeçmiş. Romalı gladyatör heykelinin karşısındaki sırada oturmayı âdet edinmişti.
Ancak bu değişiklik, delikanlının dikkatini çekmişti. "Baba" her gün gelmemeye, kimi zaman kızını
getirmeden, yalnız gelmeye başladı, o günlerde Marius parkta durmaz giderdi.

1
0
0
Yorum Yaz