03 04 2013

sefiller kitap özeti doksanbeş

95
İki Yıldızın Karşılaşması
I
Marius gerçekten yakışıklı bir delikanlı olmuştu. Gür siyah saçları, geniş ışıl ışıl bir alnı, içten ve
huzurlu yüzü vardı. Profilinde Cermen ırkının yumuşaklığı göze çarpıyordu. Alsaz Loren illerinden
Fransa'ya aşılanan Cermen ırkının yumuşak çizgilerini onun profilinde görmek mümkündü. Nazik ve
sakin tavırları, sevimli ağzı, kırmızı dudakları ve bembeyaz dişleri yüzünün ciddiliğiyle tam bir denge
kuruyordu. Bakışları derindi.
En sefil günlerinde bile, kızların kendisine baktıklarını farkederdi, o zaman onların bakışlarında acımalı
ışınlar göreceğini sanarak kızlardan kaçar uzaklaşırdı. Giysilerinin eskiliği yüzünden kendisiyle alay
edeceklerini düşünürdü, oysa kızlar Marius'u yakışıklı buldukları için, ona hayran hayran bakıyorlardı.
Bu anlaşmazlık yüzünden, o da yabancı kalmakta devam ediyordu, kızlara kadınlara yüz vermedi.
Kurfeyrak, onun bu aşırı çekingenliğini alaya alırdı. Kaç kez dostu ona:
— Dostum sana benden bir öğüt, bu denli saygıdeğer olma, kitaplara gömüleceğin yerde, azıcık
çevrene bak. Aşifteler tatlı olur. Onlardan kaça kaça sersemliyorsun.
Kimi zaman da Kurfeyrak, onu kışkırtmak için: "Merhaba rahip efendi," derdi.
Böyle konuşmalar sonunda Marius, arkadaşından birkaç gün uzaklaştığı gibi kadınlardan daha da
kaçardı.
Ancak dar dünyada Marius kaçmadığı ve aldırış bile etmediği iki kadın vardı ki bunlardan ikisini de dişi
olarak tanımlamadığından, onlara önem vermiyordu.
Birincisi sabahları odasını süpüren yüzü kıllı kocakarı, ötekisi de çok zaman rastladığı ancak hiç
aldırmadığı bir küçük kızdı.
Aşağı yukarı bir yıldan bu yana, Marius, Lüksemburg parkının ıssız bir yolunda, bir adamla çok genç
bir kız görürdü. Bunlar yan yana tahta bir sıra üzerinde otururlardı. Marius bu yola her girdiğinde, bu
çifti görürdü. Adam şöyle bir altmış yaşlarında kadar gösteriyordu. Kederli ve ciddi dururdu, dış
görünüşünde emekliye ayrılmış savaşçıların güçlü ve yorgun görüntüsü vardı.
Önce hakkında bir fikri yoktu. Onu emekli bir subay zannetmişti, ancak adamın yakasında nişan falan
yoktu. Yüzünden iyilik akan bu adamda, kimseyi kendisine yaklaştırmak istemeyen bir anlam
seziliyordu. O kimseye bakmıyordu.
Ayağında mavi pantolon, sırtında mavi ceket, başında geniş kenarlı yepyeni bir şapka vardı.
Üzerindeki gömleği kar gibi beyazdı. Bir gün yanlarından geçen bir dikişçi kız, şöyle bir laf atmıştı:
"İşte bak, tertemiz giyimli bir dul adam."
Adamın saçları pamuk gibi bembeyazdı.
Yanındaki kız on üç on dört yaşlarında, çirkin denecek kadar zayıf, kollarını, ellerini kullanmasını
henüz bilmeyen, beceriksizin biriydi. Belki gözleri güzel olabilirdi, ancak geçenlere öyle küstah küstah
bakardı ki, bu bakışları hiç de hoş olmuyordu. Manastır öğrencilerinin giydikleri kaba siyah yünlüden
hantal bir rob giymişti. Bunlar baba ile kızı olabilirlerdi.
Marius iki üç gün, çok ihtiyar sayılmayan bu yaşlı adamla, henüz genç bir kız olmamış bu sıska kızı
inceledi. Oysa onlar kendisine aldırmamışlardı bile. Kendi aralarında sakin sakin konuşuyorlardı. Kız
cıvıl cıvıl birşeyler anlatıyor, yaşlı adam ona kesik cevaplar vermekle yetiniyordu. Arada bir şefkat dolu
gözlerini kıza dikerdi.
Marius parkın bu kısmında dolaşmayı âdet edinmişti, hemen hergün onları görüyordu.
Marius karşı ki yolda onların bulunduğu yola giriyor ve geldiği yere dönüyordu. Bu aşağı yukarı
yürümelerini, onların önünde yaptığından, oturdukları sıranın önünden geçiyordu. Haftada beş altı kez
buraya gelip, önlerinden geçtiği halde hâlâ selâmlaşmamışlardı bile. Birkaç üniversiteli genç de, Mariu
gibi burada dolaşmışlardı, hatta Kufeyrak da, bunların arasındaydı. Kufeyrak kızı çirkin bulduğundan,
bundan vazgeçmişti. Ancak esprili delikanlı adamın saçlarının beyazlığından ve kızın fistanından
renginden onlara birer lakap takmıştı. Mösyö Löblan, Matmazel Lanuvar.
Öğrenci gençler, bunu aralarında bir parola haline sokmuşlardı.
— Bak, derlerdi. Mösyö Löblan, sırasına yerleşmiş.
Marius de gerçek adını bilmediği bu beyi "Löbnan" adıyla çağırmayı rahat bulmuştu.
Bizler de onlar gibi yapalım ve okuyucumuzu şaşırtmamak için bu tanımadığımız beye "Löblan" adını
verelim.
Böylece tam bir yıl, hemen hergün Marius onları gördü. Adamı beğeniyor ancak kızı somurtkan
buluyordu.
İkinci yıl nedenini bilmeden Marius bu âdetinden bir süre için vazgeçmiş ve tam altı ay, parka ayak
basmamıştı. Nihayet bir gün aklına esti ve parka döndü. Tatlı bir yaz sabahı idi, hava güzel ol

3
0
0
Yorum Yaz