03 04 2013

sefiller kitap özeti doksanaltı

96
duğundan Marius da kendisini mutlu buluyordu. Göklerin mavisi ve kuşların ötüşleri sanki kalbine
dolmuştu.
Her zamanki ağaçlıklı yola girdi ve aynı tahta sıra üzerinde o çifti gördü. Ancak yaklaştığında hayretle
durakladı. Adam aynı adamdı, ancak kız o kız değildi. Bu kez gördüğü, uzun boylu ve güzel bir genç
kızdı. Kadın güzelliğinin çocuk saflığıyla karıştığı bir görünümdeydi. On beş yaşlarında bir kızdı bu.
Altın tellerinin süslediği nefis açık kestane renkli saçlar, sanki mermerden yontulmuş gibi lekesiz bir
alın, gül yapraklarını kıskandıracak yanaklar, tatlı bir gülüşle kıvrılan pembe dudaklar. Bu yüze daha
şirin bir hava vermek istercesine hoş ve sevimli bir burun, ucu yukarı kalkık tam bir Parisli burnu.
Ressamları heyecana düşüren, şairlere ilham veren esprili, zarif bir burun.
Marius kızın önünden geçtiğinde, onun yere eğik gözlerini göremedi, ancak yanaklarını gölgeleyen
koyu sarı kirpiklerini gördü.
Yaşlı adamın anlattıklarını gülümseyerek dinliyordu genç kız, gözlerini yere indirmiş, bu tatlı kızın
gülüşü kadar nefis birşey olamazdı.
Önce Marius, bunu başka bir kız olduğunu sandı. Herhalde, öteki kızın ablası olacaktı, ancak bir ikinci
kez kızın önünden geçtiğinde dikkatle baktı ve aynı kız olduğuna karar verdi. Altı ayda küçük kız
büyümüş, genç kız oluvermişti. Kızların da serpildikleri çiçek gibi açıldıkları bir zaman gelir. Gonca, gül
olur.
Bu kız yalnızca büyümekle yetinmemiş aynı zamanda güzelleşmişti. Nisan ayında üç gün, bir ağacın
yapraklarla donanmasına yeter, bu kız da altı ayda güzellikle bürünmüştü. Onun içinde nisan ayı
gelmişti.
Bu arada giyinişi de değişmişti. Kadife şapkalı, siyah hantal fistanlı kız, güzellikle birlikte zevkini de
inceltmiş olacaktı.
Siyah damasko'dan güzel dikilmiş bir rob, aynı kumaştan bir pelerin ve beyaz krepten zarif bir şapka
giymişti. Beyaz deri eldivenleri, ellerinin narinliğini meydana koyuyordu, güzel kız fildişi saçlı
şemsiyesiyle kumda çizgiler çiziyordu. Küçük ayaklarına ipekli potinler giymişti. Marius önünden
geçerken ondan yükselen gençlik kokusunu içine çekti.
Yaşlı adama gelince, o hiç değişmemişti.
Marius önünden ikinci kez geçerken kız, başını kaldırdı ve gözlerini ona dikti. Bu gözler gökler gibi
koyu mavi ve parlak gözlerdi, ancak bakışlarında henüz çocuk saflığı vardı. Marius'e ilgisiz ilgisiz
bakmıştı. Marius de bambaşka şeyler düşünerek yürümesine devam etti.
Bunu izleyen günlerde, yine eskisi gibi Lüksemburg parkına geldi, yine aynı sıra üzerinde, baba kızı
gördü. Kızı düşünmedi bile, çirkin olduğunda ilgilenmediği bu kız, güzelliğiyle onu etkilememişti. Ancak
sırf âdet yerini bulsun diye, onun oturduğu sıranın önünden geçiyordu.
Yine birgün hava ılıktı. Lüksemburg Bahçesi gölge ve güneş dolu, gökyüzü sanki melekler tarafından
yıkanmış gibi pürüzsüzdü.
Çiçeklenmiş kestane dallarında kuşlar uçuşarak ötüşüyorlardı.
Marius ruhunu doğanın bu güzelliğine açmış hiçbir şey düşünmüyor, yalnızca yaşıyor, nefes alıyordu.
Sıranın önünden geçerken genç kız gözlerini kaldırdı, bakışları karşılaştı.
Kızın bakışlarında ne vardı, bu kez? Marius bunu bilemedi, hiçbir şey yok, her şey vardı. Birden sanki
bir şimşek çakmıştı aralarında.
Kız, gözlerini yere eğdi, delikanlı yolundan gitti. Gördüğü bir çocuğun saf bakışı değildi, sanki önünde,
esrarlı bir uçurum açılıp kapanmıştı birden.
Günün birinde her genç kız bu gözlerle bakar birisine, karşısına çıkanın, vay haline?
Henüz daha kendini tanımayan bir ruhun, bu ilk bakışı göklerdeki şafağı andırır. Nurlu bir niteliğin
uyanışıdır. Bu günün saflığı ve yarının tutkusunda birleşen gölgeleri aydınlatan bu beklenmedik
ışınların çekiciliğini tanımlayamaz. Bir rastlantı sonucu açıklanan, bu şafak sırasını bekler.
Masumiyetin farkında olmadan kurduğu bu tuzak, bilmeden kalpleri çeler. Bir kadın gibi bakan bu
bakirenin zaferidir bu.
Bu bakış, düştüğü yeri yakar, ruhun ta derinliklerinde güzel kokulu ve zehirli aşk goncasının
çiçeklenmesinin sihirli gücüne sahiptir.
Aynı akşam sefil odasına dönen Marius, giysilerine bir göz attı ve dirsekleri aşınmış, ütüden parlamış
pantolonuna, delinmiş çizmelerine âdeta iğrenerek baktı. Lüksemburg Bahçesi'ne böyle kılıksız gittiği
için kendi kendisini ayıpladı.
Ertesi sabah, Marius dolabından yeni giysilerini, yeni şapkasını ve yeni çizmelerini çıkardı. Bu nefis
kostümüne ek olarak yeni deri eldivenlerini eline geçirdi, Lüksemburg Bahçesi'nin yolunu tuttu.
Bahçe kapısında Kurfeyrak'a rastladı onu görmemezlikten geldi.
Parka girdiğinde, Marius bir süre göl kıyısında dolaşarak kuğuların ayna gibi durgun su üzerinde
ahenkli yüzüşlerini seyretti sonra sanki ayakları geri geri gider gibi, zoraki bir yürüyüşle her zamanki
ağaçlı yola girdi.
Yolda ilerlediğinde, her zamanki sıranın üzerinde Mösyö Löblan'la kızını gördü. Redingotunu ta

8
0
0
Yorum Yaz