03 04 2013

sefiller kitap özeti seksenaltı

86 için, bir canavar sayılmaz ya. Bunun için bir babayı oğlundan ayırmayı anlamam. Adam Napolyon'un binbaşısı idi. Öldü, galiba Vernon'da oturuyordu. Benim ağabeyim de oradaki kilisenin papazıdır. Hatta adı da Pontmari ya Pontparsy gibi bir şeydir. Yüzünde bir kılıç yarasının izi görülüyordu. Marius'un yüzü sararmıştı: — Pontmercy, dedi. — Aa öyle ya, bir ara dostluk etmemize rağmen unutmuş olacağım, yoksa siz de onu tanıdınız mı? — Mösyö, dedi. Marius, o benim babamdı. İhtiyar adam, ellerini kavuşturarak haykırdı: — Ya demek o çocuk sizdiniz. Öyle ya aradan yıllar geçti. Çocuk artık delikanlı olmuştur. Ah zavallı yavrum, sizi çok seven bir babanız olduğunu size söyleyebilirim. Marius, ihtiyar beyin koluna girerek, onu evine kadar uğurladı. Ertesi gün dedesine: — Birkaç arkadaş ava gitmeyi tasarladık. Üç gün kadar uzaklaşmama izin verir misiniz? diye soruyordu. Dedesi: — İstersen dört gün kal, dedi. Git ve iyi eğlen. Daha sonra gözünü kırparak, kızının kulağına fısıldadı: — Bizim oğlan birisine tutuldu, herhalde. II Marius üç gün sonra geri döndüğünde doğru Hukuk Fakültesinin kitaplığına giderek Mönitör'ün kolleksiyonunu istedi. Monitörü baştan aşağı inceledi. Cumhuriyet ve imparatorluk öykülerini okudu. Büyük savaşta babasının adını okuduğunda bütün bir hafta ateşler içinde yattı. Babası "Jory Pontmery'nin" generallerini görmeye gitti. Vernon'da ziyaret ettiği Rahip Maböf, delikanlıya o ıssız köyde babasının hayatını anlatmıştı. Onun nasıl tek başına yaşadığını, bahçesinde çiçek yetiştirmekten başka bir zevki olmadığını, durmadan oğlu... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti seksenbeş

85 Tek bir mumun aydınlattığı bu odada üç kişi vardı. Biri yere serili hareketsiz yatıyordu, ötekisi ayakta, üçüncü yere diz çökmüş dua ediyordu. Yerde yatan Binbaşı Pontmercy idi. Ötekilerden ikisinden biri doktor, diğeri rahipti. Binbaşı üç günden beri beyin hummasına tutulmuştu. Hastalığının ilk gününde, bir ön sezgiye kapılarak kayın babasına yazmıştı. Hastalığı her gün daha kötüleşmişti. Marius gelmeden iki saat önce, Binbaşı: — Oğlum gelmiyor, ben gideyim ona, diye yatağından kalkmış ve aralıktaki çinilerin üzerine serilmişti. Birkaç dakika içinde son nefesini vermişti. Rahip ve doktor aynı zamanda çağrılmıştı. Her ikisi de çok geç gelmişlerdi. Aslında en geç gelen, oğlu olmuştu. Mumun titrek ışığında, ölünün gözünden süzülen bir yaş görülüyordu. Göz sönmüş ancak, yaş henüz kurumamıştı. Bu göz yaşı oğlunu ölmeden bir kez kucaklayamayan babanın dinmeyen özlemiydi. Marius ilk ve son defa, gördüğü bu adama uzun uzun baktı. Bu iyilikle yoğrulmuş erkek yüzüne, bu güçlü bedene, kılıç yarasının izlerini ve kurşun yaralarını taşıyan bu vücuda baktı. Babasının yanağında bir kılıç yarasının izi vardı. Kahramanlığın damgası olan, bu yüzdeki iyilik bile delikanlıyı etkilemedi. Marius bu adamın babası olduğunu ve şu anda kendisini görmeden kendisine hasret öldüğünü anladığı halde buz gibi kalmıştı. Evet azıcık etkilenmişti, ancak bu kederi herhangi bir ölünün karşısında da duyardı. Hizmetçi kadın, bir köşede hıçkırıyor rahip dua ediyordu, doktor gözlerini siliyordu, ölünün kendisi bile ağlıyordu. Doktor, rahip ve hizmetçi kadın ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti seksendört

84 mihrap önünde diz çökerek elleri kavuşmuş, dualar ederdi. Konakta bu yaşlı kızla ihtiyar adamın arasında daima dilini tutmuş gibi nefes almaya çekingen bir erkek çocuğu vardı. Bay Jilnorman ona daima bastonunu kaldırarak sert bir sesle konuşurdu. Bu onun torunuydu. Kızı Pontmercy adında, Napolyon'un bir subayıyla evlenmişti. Bay Jilnorman bu evliliğe karşı gelmiş, ancak sonunda boyun eğmek zorunda kalmıştı. Bir erkek evlât doğurduktan sonra güzel kızı ölünce, Bay Jilnorman, torununu yanına almakta ısrar etmişti. Zavallı Pontmercy için oğlu büyük bir teselli olacaktı, ne var ki huysuz ihtiyar, çocuğu yanına almadığı takdirde, onu mirasından yoksun edeceğini bildirmişti. Oğlunun çıkarını düşünen çaresiz baba, bu emre boyun eğmekten, başka bir şey yapamamıştı. Aslında Bay Jilnorman'in damadıyla hiçbir ilişkisi yoktu ona göre Bay Pontmercy bir haydut sayılırdı. Oysa İmparator Napolyon kendisine sadakatle hizmet eden bu subayına, bir baronluk unvanı vermişti. Marius adındaki yavru bir babası olduğunu bilir daha fazlasını sormazdı. Ne var ki dedesinin dostlan arasında dolaşan küçük fısıltılardan ve göz kırpmalardan bir aksaklık olduğunu anlamakta gecikmemişti. Babasını saygı değer bir kimse olmadığını sanar ve onu düşündükçe utanırdı. Çocuk büyüyedursun, bu arada Binbaşı Pontmercy gizlice Paris'e gelir ve Jilnorman teyzenin yeğenini duaya götürdüğü saati kollayarak, kilisede bir direk ardında evlâdını doya doya seyrederdi. Savaşlarda büyük hizmetler göstermiş bu kahraman, baldızı olan bu ihtiyar kızdan korkardı. Kilisede beklemeleri arasında bir yaşlı beyle yönetici Maböf le sıkı bir dostluk kurmuştu. Bu saygıdeğer adamın ağabeysi Sentvernon köyünde papazdı. Birgün kardeşini ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti seksenüç

83 birşey bulmazdı. En acı yönü hiçbir zaman güler yüzle karşılanmazdı. Geldiğinde anası sorardı: — Nereden geliyorsun? Çocukcağız cevap verirdi: — Sokaktan. Anası sorardı: — Neden geldin, sanki buraya? Mahzende biten solgun bitkiler gibi sevgisiz büyümüştü bu yavru. Ne var ki, ana baba sevgisini tatmadığı halde, bundan pek şikâyetçi değildi. Anası ancak kızlarını severdi. Tampl Bulvarını arşınlayan bu yumurcağa orada "Gavroş" adını verdiklerini söylemeden geçmeyelim. Neden ona, bu adı hoş görmüşlerdi? Kim bilir belki de Jondret adında bir babanın oğlu olduğundan. Jondrat ailesinin yaşadığı oda, koridorun sonundaki odaydı. Bitişik odada çok yoksul bir delikanlı otururdu. Onun adı "Mösyö Marius" idi. Şu "Mösyö Marius"yi yakından tanıyalım. Kentsoylu I Normandi Bulvarının Buşere sokağındaki konakların birinde o yıllarda yaşayanlar Mösyö Jilnorman adında bir kentsoylu'yu iyi hatırlardı. Ne var ki, kendileri genç oldukları halde, bu Mösyö Jilnorman çok yaşlı bir beydi. 1831 yıllarında Mösyö Jilnorman ilerlemiş yaşına rağmen pek dinç, pek uyanık bir efendi sayılırdı. O başka bir çağın adamıydı. Tam tipik bir kentsoylu olmakla övünürdü. O yıllarda, doksan yaşını aşmış olmasına rağmen dimdik yürür, yüksek sesle konuşur, iyi görür, şarabına katmadan içer yer, uyur ve horlardı. Otuz iki dişi ağzında inci gibi duruyordu. Ancak gazetesini okurken, takardı gözlüklerini. Onun çok çapkın olduğu söylenir, ancak şöyle bir on yıldan beri kadınlardan vazgeçtiğini eklerlerdi. Artık kimsenin hoşuna gitmeyeceğini söylerdi, bunun için yaşlı olduğunu söylemez parasını yitirdiğinden söz ederdi. "Ah i... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti seksendokuz

82 olmaya başlıyordu. Manastırın Jan Valjan'in üzerinde de iyileştirici bir etkisi olmuştu. Büyük felâketler geçiren adamcağızı yeis uçurumlarına düşmekten kurtarmıştı. Tanrı'ya adanmış mübarek kadınların yakınlarında yaşamak, gece gündüz melek seslerini andıran pürüzsüz seslerin, söyledikleri ilâhileri dinlemek, adamın ruhuna huzur veriyordu. Kendisini çevreleyen bütün bunlar, bu sakin bahçe, güzel kokulu çiçekler, neşeyle oynaşan bu saf çocuklar, bu sessiz kilise, ruhuna dolarak onu bambaşka bir insan yapıyordu. Hayatının iki döneminde Tanrı evlerine sığındığını düşündü. Bir seferinde, bütün kapıların üzerine kapandığı, her yerden vahşi bir hayvan gibi kovulduğunda altın yürekli Piskopos kendisine el uzatmış evine almıştı. İnsan toplumunun ittiği bu çaresizi uçurumlardan çekip çıkarmıştı. Bu kez de aynı toplumun kendisini kovaladığı, cezaevlerinin kapılarının açıldığı bir sırada, buraya sığınmıştı. Bütün kalbi minnetle eriyordu, artık tüm insanları seviyordu. Böylece yıllar geçti, Kozet büyüyordu. Marius Paris kentinin bir çocuğu, ormanın bir kuşu vardır. Kuşun adı serçe, çocuğun adı "Yumurcak"tır. Bu küçük şey çok neşelidir, gerçi hergün doyasıya ekmek bile yemez, ne var ki isterse her akşam tiyatroya gider. Sırtında gömleği ayağında kundurası bulunmaz, başının üstünde dam bile yoktur çoğu zaman. Yaşı yedi ile on üç arasında değişir. Külhanilerle gezer, kaldırımları arşınlar, babasının yamalı bir pantolonunu giyer kulaklarına kadar inen yırtık bir şapkayı başında taşır. Bir arabacı gibi küfreder, meyhanelerden ayrılmaz. Çeteleri tanır, hırsızların dostudur. Kız... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti seksenbir

81 Foşlövan yine onun yerine cevap verdi: — Ültüm Foşlövan. Aslında yıllar önce ölen bir kardeşinin adı "Ültüm" idi. — Hangi ilden gelirsiniz? — Pikardiye'den, köyümüz Amiyen dolaylarında. — Kaç yaşlarındasınız? Foşlövan yine kesin cevabını yapıştırdı: — Tam elli yaşındayım, mesleğim de ağabeyim ki gibi bahçelere bakmaktır. — Dini bütün bir Hıristiyan mısınız? — Ailemizde, herkes dinine bağlıdır muhterem ana. — Bu küçük neyiniz olur? — Toruncuğum, muhterem ana. Yardımcı rahibe, baş rahibenin kulağına fısıldadı: — Güzel cevap, dedi. Oysa Jan Valjan ağzını bile açmamıştı. Baş rahibe Kozet'i inceledi, daha sonra yanındaki yardımcısına fısıldadı: — Kız çirkin, dedi. Her iki rahibe, bir köşeye çekilerek baş başa fısıldaştılar daha sonra baş rahibe, bahçıvana dönerek: — Foşlövan Baba, bundan sonra size çıngıraklı bir ikinci dizlik yollayacağım, kardeşiniz için. Ertesi günü bahçede iki çıngırak sesi duyuldu, rahibeler birbirlerinin kulağına: — Bu Foşlövan Baba'nın kardeşi, diye fısıldaştılar. Artık Jan Valjan resmen manastırın bahçıvanı olmuştu, yeni adı "Ültüm Foşlövan" idi. Onun bu yere atanmasının en önemli nedenlerinden biri de baş rahibenin Kozet'e yardımı olmuştu. Kadıncağız, onu himayesi altına aldı ve ona öğrencileri arasında bir yer ayırdı. Ne var ki Kozet, soylu ve zengin aile kızları gibi parayla değil, bedava olarak okuyordu. Manastırda ayna olmamasına rağmen kızlar yüzlerinin güzel olup olmadığını, derhal kestirirler, oysa güzelliklerinden emin kızlar kolay kolay rahibe olmasını istemezler. Çirkin kızlar hocaları için çok daha umut veric... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti seksen

80 anlattı. Bu sabah ölen rahibenin son vasiyeti, yirmi yıldan beri içinde yatmış olduğu tabutta gömülmek, hem de aynı zamanda manastırın kilisesinde gömülmekti. Oysa manastır kilisesinde ölü gömmek hükümetçe yasaklanmıştı. Baş rahibe ve diğer rahibeler "mübarek ölü"nün bu son isteğini yerine getirmek için çırpındıklarından Foşlövan Babadan kendilerine yardım etmesini rica etmişlerdi. Foşlövan Baba, hükümetin yasağına aldırmadan, kadını yıllardır yatmış olduğu tabuta çivileyerek, manastır kilisesinin mahzenine gömecekti. Bu kolay bir iş değildi. Baş rahibe ona minnetini bildirmek için kardeşini bahçıvan alacak, yeğenini de rahibe okuluna öğrenci kabul edecekti. Ancak bütün bunlardan sonra ancak dışarıdan getirebilirdi M. Madlen'i. Hem de bir sakınca daha vardı. Belediyenin yollayacağı tabut boş mu kalacaktı? Bu tabut da Vojirar mezarlığına gömülecekti. Belediye cenaze adamlarını da yollayacaktı. O tabutun içine kim konacaktı? Jan Valjan, birden elini alnına vurdu, zekâsı parlamıştı: — Oldu, dedi. Tabuta beni koyun. — Aman Madlen Baba, şaka mı edersiniz? — Hayır çok ciddi konuşmaktayım, bundan emin bir çıkış olur mu benim için? Daha sonra Jan Valjan sordu: — Yarın saat kaçta cenaze memuru gelip tabutu alır? — İkindiye doğru saat üçte. Gömülme Vojirar mezarlığında yapılacak gece yansından az önce. Buraya pek de yakın sayılmaz. — Ben de bütün gün boyunca, sizin aletlerinizi sakladığınız sundurmada kalırım. Fakat bana yiyecek gerek, acıkırım. — İstediğiniz yiyecek olsun. Ben getiririm. — Akşama doğru beni tabuta çivilersin Foşlövan Baba. — Fakat bunun mümkünü yok. — Nedenmi... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yetmişdokuz

79 ayaklandırırlar inan olsun. Burada erkek olmak vebaya yakalanmak gibi bir felâket. Baksanıza yabani bir hayvan gibi dizime çıngırak bağlı. Jan Valjan, "Ancak böyle bir yerde Javer'den tamamıyla kurtulabileceğini düşünüyordu" sesini yükseltti: — Evet burası bana göre bir yer, ne yazık ki kalmak zor olacak. — Hayır, dedi Foşlövan Baba. En zoru buradan çıkmak. Jan Valjan'in birden kanı dondu: — Çıkmak mı? diye sordu. — Evet Bay Madlen, buraya girebilmek için, önce buradan çıkmanız gerekiyor. Sizi burada böyle bulurlarsa, ne demezler? Bana göre hava hoş sizin göklerden düştüğünüze inanıyorum fakat rahibeler için kapıdan girmeniz gerekir. Geldiğiniz yerden çıkabilir misiniz? Jan Valjan sapsarı kesildi. Bunun imkânsız olduğunu biliyordu. Jandarmaların kol gezdiği bir sokağa nasıl çıkardı? — Mümkünü yok Foşlövan Baba, dedi. Farzet ki ben gökten düştüm. — Ondan ben eminim esasen, dedi ihtiyar bahçıvan. Tanrı'nın sizi eliyle buraya düşürdüğünü biliyorum. Eyvah baksanıza zil çaldı herhalde kapıcıyla belediye doktorunu çağırtacaklar. İyi kâlpli rahibeler belediye doktorunun ziyaretinden hiç hoşlanmazlar, adamın ölüyü görmesini bile istemezler. Buradaki tarikat rahibeleri yüzlerini bile erkek karşısında peçeyle örter. Sizin şu küçük hâlâ uyumakta adı neydi? — Kozet. — Kızınız mı? Yoksa torununuz mu? — Onun dedesiyim. — Kızı buradan aşırmak mesele değil. Nasıl olsa sebze bahçesi için alışverişe giderken daima sırtımda küfe çıkarım. Çocuğu küfeye attım mı iş bitti demektir. Siz yavruya ancak ses çıkarmaması... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yetmişsekiz

78 bardak şarapla ekmek peynir yemişlerdi. Daha sonra barakanın tek yatağında Kozet uyuduğundan, adamların ikisi de samanlar üzerine büzülerek gecenin geri kalan kısmını geçirdiler. Jan Valjan, gözünü kırpmadan önce ev sahibine: "Bundan böyle burada kalmak zorundayım," demişti. Jan Valjan, kendisinden başka hiçbir erkeğin ayak basamadığı ve giremeyeceği kutsal bir yerde barınmak zorunda kaldığını biliyordu. Javer izini bulduğuna göre Paris'e döner dönmez yakalanacağı gün gibi açıktı. Onun durumundaki bir kaçak için bu manastırdan daha güvenli yer bulunamazdı. Bütün gece, onun bu sözlerini yorumlamaya çalışmıştı Foşlövan Baba. Adamcağız acı acı düşünüyordu. Bütün bu işlere hiç anlam verememişti. Bu aşılmaz duvarlara rağmen Bay Madlen nasıl girebilmişti buraya? Bu duvarlardan ancak kuşlar geçebilirdi. Bir de çocuk vardı yanında. Kucakta çocukla düz duvara nasıl tırmandırdı? Kimdi bu çocuk? İkisi de nereden geliyorlardı? Foşlövan Baba, manastıra yerleştiğinden bu yana, "Montrey sür Mer" kasabasıyla tüm ilişkilerini kesmiş, oradaki olup bitenlerden hiçbir şey duymamıştı. Ne yazık ki Madlen Baba onun sorularını cevaplandırmak şöyle dursun, konuşmak bile istemiyordu. Ne var ki yaşlı bahçıvan, Madlen Baba gibi mübarek bir kişiye soru sormasını pek uygun görmüyordu. Madlen Baba onun gözünde üstün bir kişiydi. Ancak Jan Valjan'in ağzından kaçırdıklarından, Foşlövan onun iflâs etmiş ve borçlarından kurtulmak için saklanmak istediğini anlar gibi olmuştu. İzini kaybettirmek isteyen Madlen Baba'nın, bu manastırı seçmek istemesi akla yakın geliyordu. Aslında ihtiyar bahçıvan şöyle düşünü... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yetmişyedi

77 olduğunu da ekledi. "Lamber" adı nedense Javer'in tüm kuşkularını uyutmuştu, içi ferahlayarak Paris'e döndü. Jan Valjan'in öldüğüne bir kez daha inandı ve kendisini enayilikle suçladı. Bütün bu hikâyeyi tamamıyla unutmuştu ki 1824 yılının mart ayında, Paris kenar mahallelerinin birinde oturan ve sadaka veren bir dilenciden söz edildiğini duydu. Bu adamın varlıklı bir kimse olduğunu ve sekiz yaşındaki küçük bir kızla oturduğunu da duydu. Kimse onun hakkında, fazla birşey bilmiyordu. Kıza gelince, yavrucak Montferney'den geldiğinden başka birşey söylemiyordu, geçmişi hakkında. Eski zangoçlardan birisine, daima sadaka verirdi bu adam, dilenci onun sarı bir ceket giydiğini ve astarının banknotlarla şişkin olduğunu söylemişti. Bu havadisi duyan Javer bu acayip yaratığı yakından görmek hevesiyle bir akşam dilencinin kılığına girmiş, başına onun eski kasketini geçirerek yüzünün yarısını örtmüş ve kendisine sadakayı uzatan meçhul kimseye dikkatle bakmıştı. İşte o akşam Jan Valjan, Javer'i gördüğünü sanarak kuşkulanmıştı. Javer de Jan Valjan'ı tanır gibi olmuştu. Sersemlemiş bir halde onun peşinden oturduğu Corbo'nun viraneliğine kadar gitmişti. Onun işlerine bakan ihtiyar kadını konuşturdu bu da pek zor olmamıştı. İhtiyar kadın redingot astarında milyonların dikili olduğunu bir kez daha ona tekrarladı. Javer o harap evde, bir oda kiraladı. Aynı akşam oraya taşınmıştı. Kiracının kapısına kulağını yapıştırdı onun sesini duymak istedi fakat anahtar deliğinden mum ışığını gören Jan Valjan, ses etmemiş ve böylelikle polis hiçbir şey öğrenememişti. Ertesi günü, Jan Valjan kaçıyordu. Ne yazık ki, paralarını yanına alırken, yere düşürdüğü beş franklık madenî paranın &c... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yetmişaltı

76 Buraya erkek girmez, benden başka erkek bulunmaz. — Fakat ne var ki, burada kalmak zorundayım. — Aman Yâ Rabbim, dedi ihtiyar bahçıvan. Jan Valjan adama yaklaştı ve derin bir sesle: — Foşlövan Baba, vaktiyle sizin hayatınızı kurtarmıştım, dedi. Bahçıvan cevap verdi: — Bunu sizden önce ben hatırladım, size karşı olan minnet borcumu hayatımca ödeyemem. — Bugün siz de beni kurtarabilirsiniz. Foşlövan buruşuk elleriyle, Jan Valjan'in güçlü ellerini yakaladı, heyecandan kısılan bir sesle: — Bak şu Tanrı'nın işine, dedi. Hikmetine kurban olduğum Tanrı'm, yıllardır bu fırsatı bekliyordum. Ben mi sizi kurtaracağım Vali Bey? Benden ne isterseniz emir edin, sizin kulunuz olduğumu unutmayın. Sonsuz bir sevinç adamın yüzünü parlatmıştı, sanki yüzü nur saçıyordu. — Ne yapmamı istersiniz? diye sordu. — Size anlatacağım. Önce bana bir oda bulun. — Eski manastır harabelerinin ardında bir barakam var. Kimsenin görmediği bir köşedir orası. Üç odası var. Gerçekten baraka harabeler ardında öylesine gizlenmişti ki bunu Jan Valjan bile görememişti. Jan Valjan: — Oldu, dedi. Şimdi sizden iki şey isteyeceğim. — Emret Vali Bey? — Önce benden kimseye söz etmeyeceksin, ikincisi bana hiçbir soru sormayacak, birşey öğrenmeye çalışmayacaksın. — Nasıl isterseniz. Sizin hata işlemeyeceğinizi ve Tarın'nın sevgili kullarından mübarek bir adam olduğunu bilirim. Hem de beni buraya siz yerleştirdiğinize göre, emrinizdeyim. — Tamam. Gel benimle çocuğu almaya gidelim. Foşlövan hayretten hayrete düşüyordu: — Ya, dedi. Bir de çocuk mu var? Fakat daha başka yorumda bulunmadan Jan Valjan'ı izledi. Yirmi dakika sonra, ocakta &ccedi... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yetmişbeş

75 — Eyvah, Tanrım yoksa öldü mü, diye söylendi. Zavallı adam ve birden saçları diken diken olarak olduğu yerde doğruldu. Sevdiklerimiz söz konusu olduğunda, ihtiyat denileni tamamıyla unuturuz. Jan Valjan bu havada uyuyan çocuğun donmuş olmasından korktu. Kız yüzü soluk, hiç kıpırdanmadan yere serilmişti. Adam kulağını onun kalbine dayadı. Çok hafif bir nefes duydu. Bu sönmeye hazır bir mumu andıran bir soluktu. Onu nasıl ısıtacak, nasıl uyandıracaktı. Birden her şey kafasından silindi, Harabelerden dışarı fırladı. Bir yarım saate kadar Kozet'in sıcak bir yatakta, yanan bir ocak karşısında bulunmasını zorunlu buluyordu. Bahçede gördüğü adama doğru yürüdü elinde bir tomar para vardı. Adam başı yere eğik olduğundan, onun yaklaştığını görmemişti. Birkaç adımda Jan Valjan, onun yanında oldu. — Yüz frank diyerek, adama yaklaştı. Bahçedeki adam, birden irkilerek başını kaldırdı. Jan Valjan yeniden söze başladı. — Bu gecelik beni barındırmanıza karşılık, size tam yüz frank vereceğim, dedi. Ay ışığı Jan Valjan'ın solgun yüzünü aydınlatıyordu. Adam: — Siz miydiniz Madlen Baba? dedi. Bu karanlık ve ıssız bahçede söylenen bu ad, Jan Valjan'ı etkilemişti, birkaç adım geriledi. Bunu beklemiyordu doğrusu. Kendisine bu adı veren ihtiyar iki büklüm, topal bir adamdı. Bir köylü gibi giyimli, adamın sol dizindeki deri dizliğe bir çıngırak bağlanmıştı. Karanlıkta kalan yüzü iyi seçilmiyordu. Adam başlığını çıkarmış haykırıyordu: — Aman Tanrım buraya nasıl girdiniz Madlen Baba. Tövbeler olsun gökyüzünden mi düştünüz yoksa? Ancak bu da normal sizin gibi mübarek birisi düşse ancak göklerden düşer. Fakat kılığınız neden b&ou... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yetmişdört

74 şamatanın tam tersi cennetten gelen sesleri andıran seslerdi bunlar. Gölgelerden yükselen bir ilâhi, dua ve armoni karışımı rahibe seslerinin geceyi delmesiydi. Bu kadın sesleri yeni doğan bebeklerin ve öleceklerin son nefeslerinde kendilerine cenneti müjdeleyen melek sesleriydi. Bu ilâhi, bahçenin ta dibindeki karanlık binadan duyuluyordu. İblislerin şamatasını kovan, meleklerin korosu... Kozet ve Jan Valjan diz çöktüler. Ne olduğunu, nerede bulunduklarını bilmedikleri halde, şu anda dua etmek zorunda kaldıklarını anlamışlardı. Bu sesleri dinleyen Jan Valjan, artık daha başka şey düşünmedi, o karanlık gecenin yerine, mavi gökleri görüyor, sanki kanatlanıp uçacakmış gibi bir izlenime kapılıyordu. İlahi sona erdi belki de çok uzun sürmüştü, ancak telâşa kapılan Jan Valjan bunun süresini kestiremezdi. Yine derin bir sessizlik: Ne sokakta, ne de bahçede çıt çıkmıyordu. Tehdit edici ya da yatıştırıcı gürültülerin her ikisi de yok olmuştu. Rüzgâr kuru yaprakları hışırdattı. Gece rüzgârı esmeye başlamıştı. Herhalde sabahın ikisi ya da üçü olmalıydı. Zavallı Kozet gık demiyordu yere oturup başını Jan Valjan'ın dizine dayamış olduğundan adam onun uyuduğunu sandı. Eğilerek ona baktı, kız gözlerini kocaman kocaman açmış düşünceli düşünceli, ona bakıyordu. Hâlâ titriyordu. Adam sordu: — Uyumak ister misin? — Çok üşüyorum, cevabını verdi çocuk. Bir saniye sordu: — Hâlâ burada mı? — Kim? diye sordu Jan Valjan. — Madam Tenardiye. Jan Valjan, Kozet'i rahatlatmak için baş vurduğu yalanı unutmuştu bile. — Yoo, dedi. Yoo tasalanma o gitti. Artık sana ilişmez. Çocuk derin derin içini çekti.... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yetmişüç

73 karşılaşmıştı. Jan Valjan, oradaki bir ağaca tırmandı, ardında bıraktığı yolda eli süngülü birkaç jandarma gördü, adamlar, henüz onun sağa saptığını farketmemişlerdi. Birden acele bir karar almak zorundaydı. Bu dik duvarı aşması gerekiyordu. Jan Valjan'in düz duvara tırmanmaktaki ustalığını bir maymundan daha çevik olduğunu romanımızın başında uzun uzun anlatmıştık. Ancak ne var ki bu kez yalnız değildi. Kozet'i ne yapacaktı, onu bu adamlara bırakamazdı. Ah bir ip olsa diye düşündü. Elini alnına vurdu, birden beyninde bir şimşek çakmıştı. O çağlarda yol kavşaklarında yanan sokak lâmbalarını birer ip sayesinde indirir yakarlar, sonra yine bu iple yukarı çekerlerdi. Bu nedenle, her lâmbanın yakınında tahtadan bir küçük dolap bulunurdu. O gece ay ışığı olduğundan, fenerler yakılmamıştı. Jan Valjan bıçağını çekerek ucuyla fenerin tahta dolabının kapağını açtı ve turnikedeki ipi keserek küçük kızın yanına geri döndü. Küçük kız korkudan titriyordu, adamın ceketinden yakaladı: — Baba, dedi. Korkuyorum, kimden kaçıyoruz? — Sus, dedi zavallı adam. Tenardiye Ana, seni almaya geldi. Sonra Kozet'in titreyip, hıçkırdığını görünce: — Sus, dedi. Ses etme işleri bana bırak. Haykırır ağlarsan karı seni alır. O seni gözetliyor. Sonra Javer'le adamlarının her an çıkagelme ihtimallerine rağmen, hiç telâş etmeden boynundaki kravatı çözdü, kızı yaralamamaya dikkat ederek, bunu onun koltuk altlarından geçirdi ve bir düğümle ipini geçirdi bu bağa. İpin öbür ucunu ağzına aldı, çorap ve kunduralarını çıkartarak, duvardan bahçeye aşırdı ve omuzlarını kollanarak sanki merdivenden çıkar gibi rahatça duvarın ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yetmişiki

72 ediyordu. Kozet kendisine hiçbir soru sormadan elini tutarak, yürüyordu. Yıllar yılı, çile çeken kızcağız, nereye sürüklense gitmesini öğrenmişti. Aslında Jan Valjan'ın yanında, kendisini büyük bir güven içersinde hissediyordu. Jan Valjan da Kozet gibi, nereye gideceğini bilemiyordu. Kozet'in kendisine güvendiği gibi o da Tanrı'ya inanıyordu. Bu arada neden kaçtığını da bilmiyordu. Yeni kiracının Javer olduğundan emin değildi. Hem Javer olsa bile, bakalım polis kendisini tanıyacak mıydı. Herkes için Jan Valjan ölmüştü. Ne var ki, birkaç günden beri, garip olaylar olduğundan bundan böyle artık kiraladığı eve dönmemeyi daha uygun bulmuştu. İninden kovulan bir hayvan gibi saklanacak bir delik arıyordu. Jan Valjan, bir süre bilmediği sokaklara girdi çıktı. Birkaç mahalleden geçti. Sent-Etiyen Kilisesinden gecenin on biri vurduğunda o bir polis komiserliğinin önünden geçiyordu, birden kendisin koruma içgüdüsüne dayanarak ardına baktı. Komiserliğin önünde yanan fenerden süzülen ışıkta sokağın başında üç kişi gördü. Adamlardan biri karakola girdi. Jan Valjan bundan kuşkulandı. Kozet'i elinden çekerek: — Gel bakalım, dedi. Bir sokağa girdi, orada bir hayli yürüdükten sonra, sağdaki caddeye saptı. "Tahta Kılıç" sokağının yokuşundan inerek Postane Caddesi’ne girdi. Burada dört yol ağzında bulunuyordu, ay bu kavşağa tüm ışınlarını saçmıştı. Jan Valjan, bir konağın kapısının gölgesine sığındı. Kendisini kovalayan dört kişi karşıdan geçerlerse saklandığı yerden onları görebilirdi. Gerçekten, henüz beş dakika geçmemişti ki, adamlar göründüler. Hepsi de boylu poslu, h... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yetmişbir

71 almaya bile cesaret edemiyordu. Oysa paçavralara sarılı başını göğsüne eğmişti ihtiyar dilenci. O anda koruma içgüdüsünün sayesinde Jan Valjan tek kelime söylemedi. Dilenci her zamanki günlerdeki kılığındaydı. Adam delirdiğini sandı: "Olur şey değil, diye düşündü sanki bir hortlak görmüş gibi korktum, imkânı var mı?" Ne var ki, odasına döndüğünde bir hayli sarsılmıştı. Az önce gördüğü adamı Javer'e benzettiğini, kendi kendisine bile itiraf etmek istemedi. Bütün gece onu düşündü, onunla konuşmadığına pişman oldu. Ertesi gün akşam bastırdığında yine oraya döndü. Dilenciye birkaç metelik uzatan Jan Valjan: — Nasılsınız babalık? dedi. — Teşekkür ederim iyi kalpli efendim, cevabını verdi adam, gevşek bir sesle. Bu ihtiyar zangoçtu. Jan Valjan'ın içi rahatladı. Dilenci her zamanki ihtiyar zangoçtu. Birden ferahlamıştı kendi kendisine gülerek: "Nasıl da aldandım," dedi. Javer sanmıştım neredeyse, yoksa bundan sonra artık hayâl mi göreceğim?" Bir daha bunun üzerinde durmadı. Birkaç gün sonra, Kozet'e harfleri okutuyordu ki, evin sokak kapısının açılıp kapandığını duydu. Gecenin sekizini çalmıştı köşedeki kilisenin saati. Jan Valjan buna bir mana veremedi. İhtiyar kadın mum yakmamak için gün batımında girerdi yatağına. Jan Valjan, Kozet'e susmasını işaretledi. Merdivenden birisinin çıktığını duymuştu. İhtiyar kadının hastalanıp eczaneye gitmiş olacağını düşündü, şüphelendi, kulak kabarttı. Basamaklardaki ayak sesi, bir erkeğin ayak sesleriydi. Ne var ki, ihtiyar kadının da çivili kunduraları vardı, yaşlı kadınlar da ağır ağır, güm güm basarlar. Ancak yine de Jan Valjan, mumunu... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yetmiş

70 Kozet'i eğitmek, onu oynarken seyretmek, işte Jan Valjan için başka mutluluk yoktu. Daha sonra, ona anasından söz ediyor ve ona dua ettiriyordu. Kız onu "Baba" diye çağırırdı, onun adını bile bilmezdi. Kozet'in bebeğiyle oynamasını, onu giydirip soymasını, onun bülbül gibi ötmesini seyretmekle, geçerdi saatleri. Artık Jan Valjan için hayat güzel, insanlar kötü değillerdi. Bundan böyle kimseye kin gütmüyordu. Kendisini seven bu çocuğun yanında ihtiyarlamak en büyük mutluluktu. Geleceği nurlanmıştı sanki. Ne var ki en iyi insanlar bile, bencil olurlar, arada bir Jan Valjan, Kozet'in çirkin olmasına seviniyordu. Böylelikle kimse elinden almazdı onu. Kozet'i sevmeye başladıktan sonra, Jan Valjan insanlara daha çok inanıyordu. Son kez sırf bir suçsuzu kurtarmak için, cezaevine dönmüş, insan ruhunun kötülüğünün bambaşka görüntülerini görmüştü, kadının acıklı kaderini Fantin özetlemişti oluyordu. Sosyetenin sefaleti, Javer gibi dar görüşlü polislere teslim edilen adalet, bütün bunlar adamın ruhunu kurutmuştu. Hatta kimi zaman, kendisine iyilik etmiş o mübarek Piskoposun, anısının bile solduğu olurdu. Ne var ki, Jan Valjan hemen kendisini toplayarak bu anıyı, daha parlak bir düşünceyle çevrelemesini başarıyordu. Jan Valjan'ın cesaretini yitirmek ve eski hatalarına düşmek üzere bulunduğu bir anda, küçük Kozet hayatına girmişti. Evet o Kozet'i koruyor, Kozet de kendisini güçlendiriyordu. Jan Valjan'ın sayesinde hayatta yürüyebiliyordu küçük kız, Kozet'in sayesinde Jan Valjan iyilik yolundan ayrılmadı. Birbirlerini desteklediler. Jan Valjan ihtiyatı elden bırakmamak için günd... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti altmışdokuz

69 Gözleri henüz açılmadan kendisini yere attı, elini duvara uzattı. — Eyvah süpürgem nerede? diye haykırdı. Sonra birden gözlerini açarak, karşısında kendisine gülümseyen Jan Valjan'ın yüzünü gördü. — Ya öyle ya, dedi çocuk. Artık orada değilim. Günaydın beyefendi: Çocuklar mutluluk ve sevinci hemencecik benimserler. Yatağın ayak ucundaki Katrin'i gören Kozet, hemen onu kucağına aldı. Bu arada hem oynuyor, hem de Jan Valjan'ı soru yağmuruna tutuyordu. Neredeydi? Paris büyük müydü? Madam Tenardiye uzaklarda mı kalmıştı? Yoksa kadın buraya da gelebilir miydi? Birden sevinçli bir sesle haykırdı: — Oh, burası ne kadar da güzel. Aslında burası kasvetli bir barakaydı. Ancak ne var ki kız, kendisini burada serbest buluyordu. Sonra birden sordu: — Odayı süpüreyim mi? — Oyna, dedi Jan Valjan. Gün böylece akşama kavuştu. Hiçbir şeye aldırmayan Kozet, bebeğiyle yeni dostunun arasında sonsuz mutluydu. Ertesi sabah, güneş doğduktan sonra, Jan Valjan yine Kozet'in baş ucunda onun uyanmasını seyrediyordu. Yepyeni duygulara açılmış adamın kalbi. Jan Valjan kimseyi sevmemişti. Yirmi beş yıldan bu yana tek başına yaşıyordu. Hiçbir zaman ne baba, ne aşık, ne koca, ne de dost olmamıştı. Cezaevinde bulunduğu yıllar içinde o kabuğuna çekilmiş sessiz, asık suratlı haşin bir adamdı. Aslında bu ihtiyar mahkûmun kalbi tamamıyla bakır bir kalp idi. Ablası ve yeğenlerinden belirsiz anılar saklıyordu. Bir zamanlar onları çok aramış, bulmak için elinden gelenden kaçınmamıştı, ancak ne var ki onları ilelebet yitirdiğini anlayınca ailesini unutmuştu. İnsan kalbi böyledir. Kozet'i görüp, onu kurtarıp yanına aldığında birden kalbinde bir kıpırdanma duydu. Yüreğind... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti altmışsekiz

68 Kıza sol elini uzattı ve sağ eline yerdeki sopasını aldı. Hancı o ıssız dağ başında, böyle heybetli bir adamla, başa çıkamayacağını anlamıştı. Onlar ormana doğru gidedursunlar, meyhaneci orada öylece kalakaldı. Fakat ne de olsa, onları hiç değilse izlemek, gidecekleri yönü öğrenmek istedi, ancak bir süre peşlerinden gidebildi. Yabancı başını çevirip Tenardiye'nin peşlerinden geldiğini görünce, ona öyle ürkütücü gözlerle baktı ki, herif ters yüzü geri dönmekten başka çare bulamadı. Jan Valjan ölmemişti. Denize düştüğünde, daha doğrusu kendisini denize attığında ayaklarındaki zinciri kestiğini hatırlayalım. Dipten yüzerek demirli bir gemiye bağlı bir sandala yaklaşmış ve kimselere görünmeden sandala tırmanarak içinde akşama kadar saklanmıştı. Geceleyin yine sulara atlamış ve Balagye dolaylarında kıyıya çıkmıştı. Orası kaçak mahkûmların barınağı sayılırdı, cebindeki paralarla Jan Valjan kendisine uyacak giysiler almış ve Paris yoluna koyulmuştu. Ancak ne var ki, bu seyahatini tam iki ay sürdürmüş, köylerde dolaşarak, izini belli etmeden, yolunu uzatarak yapmıştı. Başkentte gelir gelmez ilk işi sekiz yaşlarında bir kız çocuğuna uyacak yas giysilerini satın almak olmuştu daha sonra bir oda kiralamıştı. Oradan da Montferney'de onunla karşılaşmış bulunuyoruz. Aslında herkes onun öldüğüne inanmıştı hatta Jan Valjan kendi ölümünü anlatan gazeteleri Paris'te okumuş ve iyice rahatlamıştı. Kozet'i cellâtlarından kurtardığı günün akşamında, Paris'e dönüyordu. Çocuğu elinden sürükleyerek, Monso geçidinden giriyorlardı. Oradan kendisini kent içine götürecek bir arabaya bindi. Hastane Bulvarına varınca indi ve ön&... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti altmışyedi

67 almış olduğu beşer yüz franklık banknotları gösterdi. Kadın: — Bu kadarcık mı? diye mırıldandı. Evlendiklerinden bu yana, ilk olarak kocasının davranışlarını kınar gibi konuşmuştu. Bu sözü etkisini gösterdi. — Aslında haklısın, dedi adam. Ben sersem herifin biriyim, ver şapkamı bakalım. Paralan cebine soktu ve acele çıktı dışarı. Önce şaşırıp sağ yöne saptı sonra komşuların yardımıyla Tarla Kuşu'nun izini buldu. Tenardiye bu arada kendi kendisine homurdanmaktan geri kalmıyordu: "Aslında ben bunağın biriyim, herif para babası, kendisinden istenenleri çabucak veriyor. On beş bin frank istesem onu da alırdım. Ama az sonra yetişirim onlara." Adamın gelmeden önce Kozet'e giysiler hem de yas giysileri satın almış olması Tenardiye'nin midesini bulandırmıştı. Bu gizlilikten faydalanmayı düşündü. Zenginlerin sırları, altın dolu süngerlere benzer, onları avucunda oynatmak insana servet kazandırır. Bütün bu düşünceler adamın zihnini bulandırmıştı. Ancak köyden dışarı çıkıp düzlüğe varınca, uzun uzun çevresine bakındı, çevresinde kimseleri göremedi. Kaybedecek vakti yoktu, tam o sırada rastladığı köylüler, bir yaşlı adamla, bir çocuğun ormanlara doğru yürüdüğünü söylediler. Tenardiye, Kozet'in acele yürüyemeyeceğini, onlara yetişeceğini tahmin etti, bu arada tüfeğini yanına almamış olmasına üzüldü. Koşar adımlarla yoluna devam etti. Gölleri geçip, koruları aştıktan sonra Şel Manastırı'ndan fışkıran kaynak sularının aktığı tepeye vardığında, ta uzaklarda iki karaltı gördü. Bunlar aradığı yolculardı. Onların bir ağaç dibine oturup dinlediklerini gördü. Kozet bebeğini kucağında tutuyordu. Tenardiye, onlara yetişince şapkasını çıkartara... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti altmışaltı

66 duydum, doğrusu buna pek razı olamam. Yıllar yılı, yanımızda, minicik bir kızken elimize geldi, evet bize bir hayli pahalıya mal oluyor, inatçı, sinsi, tembel bir kız fakat biz onu kendi kızlarımızdan ayırmayız. Zengin olmadığımızı da bilirsiniz, ancak ne var ki, kimsesiz bu yavruyu ben büyüttüm. Bakın işte insan böyle alışıp gidiyor, gerçi bizim hanım azıcık sinirlidir ancak o da sever Kozet'i. O bizim kendi evlâdımız gibidir evde cıvıldaması bizi neşelendirir. Yabancı ona dik dik bakmakta devam ediyordu. Tenardiye, yakarmasına devam etti: — Evet beyim, insan evlâdını tanımadığı birisine böyle ulu orta verir mi? Haydi onu size verdim diyelim, ben de sevdiğim bu kızdan büsbütün ayrılmak istemem doğrusu, onun nereye gittiğini, ne yaptığını bilmek isterim. Oysa ben sizin adınızı bile bilmiyorum. Onu götürmek istiyorsunuz. Hiç değilse bana pasaportunuzu gösterin. Yabancı adam gözlerini ondan ayırmadan, durgun bir sesle cevap verdi: — Buraya bakın Bay Tenardiye. Paris'in beş fersah ötesine gitmek için pasaportla yola çıkılmaz ya. Kozet'i verirseniz götürürüm, işte hepsi bu kadar. Size ne adımı veririm, ne de adresimi, esasen amacım onun bu hayatla tamamıyla ilişkisini kesmesi, işinize gelir mi? Ya evet, ya da hayır? Hancı, karşısındakinin kişilik sahibi, kudretli birisi olduğunu anlamakta gecikmedi. Aslında bir gece öncesinden onu iyice gözetlemiş ve incelemişti. İhtiyarın durmadan Kozet'e bakmasından, onun kızla çok yakından ilgilendiğini anlamakta gecikmemişti. Onun Kozet'in babası olmadığı göze batıyordu, ancak kim bilir belki de çocuğun dedesi olabilirdi. Peki öyleyse, adam neden kendisini bildirmemişti. İnsan kendini tanıtır, adamın Kozet üzerinde hakkı olmadığına göre, ne olabilirdi? Ne var ki artık hancı, gizli ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti altmışbeş

65 Kızlarına nispet gibi Kozet'e verilen bebeği düşünen kadın hırsla dudaklarını büzdü: — Evet, Mösyö Tenardiye haklısın, o bu parayı vermeli fakat bana kalırsa bu çok para, belki de vermez. — Verir, dedi adam. Daha sonra ekledi: — Tam bin beş yüz franklık ödenecek bir bonom var. Sen hesap pusulasını adama ver, diyerek yemek salonundan çıktı. Henüz kapıdan çıkmıştı ki, merdivenlerde yabancı adam göründü. Sarılı adam elinde yükü ve sopası ağır ağır basamaklardan iniyordu. Madam Tenardiye tatlılaştırmak istediği, bir sesle: — Ne kadar da erken kalktınız, dedi. Yoksa bizden ayrılıyor musunuz beyim? Bu arada elinde kocasının uzattığı kâğıdı evirip çeviriyordu. Yüzünde bir çekingenlik görünmüştü, cevap verdi: — Evet madam gidiyorum, esasen burada işim yoktu, geçerken şöyle bir uğradım. Borcum ne kadar? Kadın ona cevap vermeden pusulayı uzattı, adam kâğıdı alıp baktı, fakat önemsemez göründü. Dikkati başka yöndeydi, kadına sordu: — Madam şu Montferney'de işleriniz iyi gidiyor mu? Tenardiye Ana, adamın neyi sormak istediğini önce anlayamadı: — Valla beyefendi, şöyle böyle, dedi. Daha sonra acıklı bir sesle yakınmaya başladı: — Ah beyciğim ortalık öylesine pahalı ki, bizim buralarda paralı müşteriler ne gezer? Sizin gibi eli açık ve zengin konuklara her zaman rastlanmaz, masraflarımız da öylesine çok ki, meselâ şu küçük kız bize pahalıya mal oluyor. — Hangi küçük kız? — Hangisi olsun hani şu Kozet canım, kasabada onu "Tarla Kuşu" diye çağırırlar. Aman Allah şu köylüler de ad takmakta hiç de usta değillerdir, aslında Kozet tarla kuşuna değil, yarasaya benzer. Ah... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti altmışdört

64 karyola, akaşu döşemeler ve kırmızı kadife perdelerle bezenmişti. Yolcu sordu: — Bu da nesi? Hancı, bu fırsattan yararlanarak, romantik bir hava yaratmak amacıyla, ayaküstü bir yalan kıvırdı: — Bizim düğün odamız beyefendi. Şu sırada eşimle birlikte başka bir odada yatıyoruz. Burasını sizin gibi kaliteli müşterilerimize açarız, o da yılda ya üç ya da dört kez. Yabancı adam, acı bir gülüşle: — Ben ahırı tercih ederim, dedi Hancı onun bu lafını duymamış oldu. Renkli uzun mumlar yaktı, ocakta neşeli bir ateş çıtırdıyordu. Şömine üzerinde kristal bir yuvarlak içinde gümüş telli bir gelin başlığı vardı. Yabancı sordu: — Ya bu ne? Tenardiye Baba: — Beyim, dedi. Bu eşimin gelinlik duvağı, bakın portakal çiçeklerine. Yolcu hayretle bunlara baktı aşağıdaki cadının, bir zamanlar saf bir gelin olabileceğini düşünemiyordu. Tenardiye yalan söylüyordu. Bu evi, han olarak işletmek için kiraladığında, bu odayı böyle döşeli olarak satın almıştı. Şömine üzerindeki bu gelin başlığının, evlerine uğur getireceğini umarak bunu da evle birlikte almıştı. Yolcu başını çevirdiğinde Tenardiye, ortadan kaybolmuştu. Hancı odasına girdiğinde henüz uyumamış, karısı kendisine: — Baksana, dedi. Yarın Kozet'i kovuyorum. Hancı, buz gibi bir sesle: — Amma da yaptın, cevabını verdi. Başka laf etmediler ve birkaç dakika sonra mumlarını söndürmüş uyumuşlardı. Yolcu, odanın bir köşesine sopasını ve paketini bırakmıştı. Hancı çekildikten sonra, bir süre ocak başında oturmakta devam etti. Daha sonra, kunduralarını çıkardı, mumlardan birini söndürdü, öbürünü eline aldı ve birşey arayan biri gibi etrafına bakınarak, aşağıya indi. Merdivenlerde bir çocuk... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti altmışüç

63 — Hadisene Kozet, dedi. Bebeğini alsana. Kozet deliğinden çıkmaya nihayet cesaret etti. Bay Tenardiye, okşayıcı bir sesle: — Kozet'ciğim, dedi. Beyefendi sana verdi bu bebeği, alsana artık bu senin. Kozet bir çeşit kuşkuyla bakıyordu bebeğine. Yüzü hâlâ göz yaşlarıyla ıslaktı, fakat gözleri sabah gökleri gibi sevinç güneşiyle aydınlanmıştı. Şu anda ona: "Küçük kız, siz Fransa Kraliçesiniz," deseler bu denli hayrete düşmezdi. Sanki bebeğe elini sürse, yer yarılacak sanıyordu. Aslında bu tahminlerinde pek de yanılmıyordu, yani hiç değilse Tenardiye Ana'nın kendisini azarlayacağını ve döveceğini düşünüyordu. Yine de kendisini tutamadı bebeğe baktı ve Madam Tenardiye'ye yaklaşarak, çekingen bir sesle sordu: — Alabilir miyim, madam? Küçük kızın o anda yüzünde beliren acı, korku ve sevinç ifadesini tanımlayacak söz yoktu. — Allah Allah, dedi kadın. Elbette alırsın. Bebek senin. Beyefendi sana verdiğine göre? Kozet sordu: — Sahi mi beyefendi? Doğru mu? Bebek benim mi? Yabancı adamın gözleri yaşlarla dolmuştu, ağlamamak için konuşmadı ve başının bir işaretiyle Kozet'e bebeği alabileceğini anlattı. Sonra bebeğin pembe elini, küçük kızın eline uzattı. Kozet sanki, bebeğin elini yakacakmış gibi geriye çekildi dilini çıkartarak, önüne baktı. Sonra birden yabani bir tutkuyla atılarak hanım bebeği kollarına aldı: — Onu Katrin diye çağırırım, dedi. Kozet'in paçavraları bebeğin kurdelelerine ve pembe dantellerine karıştı. Küçük kız, hanımına dönerek sordu: — Madam, onu bir iskemle üzerine koyabilir miyim? — Elbette çocuğum, dedi Mösyö Tenardiye. Bu arada Eponin ve Aze... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti altmışiki

62 görmüştü. O zaman artık kendisini oyalamayan kundaklı kılıcını, bir yana attı. Tenardiye Ana, yavaş sesle kocasına birşeyler anlatıyor ve para sayıyordu. Eponin ve Azelma kedileriyle oynuyorlardı. Yolcuların kimi yiyor, kimisi iskambil oynuyordu. Kimsenin gözü, onda değildi. Dizlerinin üzerinden sürünerek, ağır ağır masa altından çıktı bir kez daha kimsenin kendisine dikkat etmediğini gözetledikten sonra, bebeğin yattığı köşeye uzandı. Bir saniye sonra, bebek kollarında eski yerine dönmüştü. Bebekle oynamak onun için öylesine ender bir mutluluktu ki, sanki bir tatlı rüyanın sarhoşluğu içindeydi. Ekmek, peynirini yiyen yolcudan başka kimse onun yaptığını görmemişti. Kozet'in sevinci, bir çeyrek saat sürdü. Küçük kız tüm dikkatine rağmen bebeğin ayaklarından birinin gölgeden çıktığını ve ocağın aydınlığında göründüğünü farketmemişti. Gölgelerden çıkan bu pembe ayak Azelma'nın dikkatini çekti, kız kardeşine bir dirsek atarak: — Hey abla baksana, dedi. Küçük kızlar şaşkın şaşkın bakıştılar. Olur şey değil, Kozet bebeği almaya cesaret etmişti. Eponin yerinden kalktı ve kucağındaki kediyi bırakmadan anasına yaklaşarak, onu eteğinden çekti. — Anne, dedi. Baksana. Eliyle Kozet'i işaretledi. Tutkunun cennetine dalan Kozet, birşey görmüyor, birşey duymuyordu. Birden Tenardiye Ana'nın yüzü, cadı maskesini takındı. Bu kez yaralanan gururu öfkesini körüklüyordu. Kozet tüm sınırları aşmış şu "küçük hanımların" bebeğine el sürme cüretinde bulunmuştu. Hırstan boğuklaşan bir sesle haykırdı: — Kozet! Kızcağız sanki bastığı toprak titremiş gibi irkildi başını çevirdi. Tenardiye Ana tekrarladı: &mdas... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti altmışbir

61 Ne var ki Kozet, bu olup bitenlerden pek bir şey anlamadığından titremekte devam ediyordu, sordu: — Madam doğru mu, oynayabilir miyim? Kadın korkunç bir sesle: — Oyna, diye haykırdı. Kozet: — Teşekkür ederim madam, dedi. Dudakları Tenardiye Ana'ya teşekkür ederken, bütün kalbiyle yabancı adama teşekkür ediyordu. Bay Tenardiye, yeniden içmeye koyulmuştu, karısı kulağına eğildi: — Baksana kim olabilir, şu sarılı herif? Pek gözüm tutmadı. Tenardiye dudak bükerek: — Belli olmaz, dedi. Bu kılıkta gezen zenginleri çok gördüm. Kozet örgüsünü bir yana bırakmış, ancak sığınağından dışarı çıkmamıştı. O mümkün olduğu kadar az ortaya çıkardı, arkasında duran bir kutudan eski paçavraları ve kurşun kılıcını çıkardı. Eponin ve Azelma onunla ilgilenmiyordu. Küçük kızlar çok önemli bir işlem uygulamaktaydılar. Kediyi kapmışlar, onu kundaklıyorlardı. Bu arada sevgili bebek, yere atılmıştı. Kardeşlerin büyüğü olan güzel Eponin, kırmızı ve mavi paçavralarla kedi yavrusunu sararak kuş cıvıltısını andıran bir sesle, kardeşine şöyle diyordu: — Bana bak kardeşim, bu bebek diğerinden daha eğlenceli, bu canlı bebek kıpırdıyor, haykırıyor, sıcak bir bebek. Bak kardeşim gel bununla eğlenelim. Bu benim küçük kızım olsun. Ben bir hanım olacağım sen beni görmeye geldiğinde, kızıma bakarsın, yavaş yavaş onun kulaklarını ve bıyıklarını yeni görmüş gibi şaşkın durursun, daha sonra kuyruğunu farkedersin ve bana. "Aman Yâ Rabbim, ne garip kızınız var madam?" dediğinde ben de sana: "Valla madam işte benim küçük kızım böyle. Günümüzün kızları, böyle oluyorlar," derim. Azelma, ablasını hayranlıkla dinliyordu. Bu arada arabac... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti altmış

60 görür gibi olmuştum. Bu sözlerle yere eğildi ve bir şey arar göründü, sonra yerinden doğrularak: — Tamam, dedi. Bakın buldum. Hancı kadına, gümüş paralı uzattı. Kadın: — Oldu, dedi. Bu onun verdiği on beş metelik değildi, ancak bu yirmi meteliklik bir gümüş para olduğundan, çıkarcı kadın, bunu fırsat bildi, kıza yan yan bakarak: — Bir daha gözünü dört aç ha, diye azarladı. Kozet inine büzülmeden güven dolu gözlerini yabancı adama kaldırdı, henüz başına gelenlere pek anlam veremiyordu, ancak tatlı bir güven kalbini ısıtmaktaydı. Tenardiye Ana, yolcuya: — Yemek ister miydiniz? diye sordu. Adam cevap vermedi, dalgın bir düşünceye dalmıştı. Kadın dişleri arasından mırıldandı: "Bu herif de kimin nesi ki? Herhalde, meteliksiz dilencinin biri, yemek parası yok, ister misin bana gecelik parasını da ödemesin. İyi ki yerdeki parayı çalmayı, akıl etmedi. Bu arada kapı açılmış ve bitişik odadan Eponin ve Azelma içeri girmişlerdi. Kızların ikisi de tatlı ve şeker şeylerdi. Köylüden ziyade, kentsoylu kızları gibi giyinmişlerdi. Büyük kızın, açık kumral örgüleri, ötekisinin beline kadar inen pırıl pırıl siyah saçlan vardı. Her ikisi de, tertemiz giyimli, tombul, pembe yanaklı, iç açıcı kızlardı. Kızların ikisi de kalın giyinmişlerdi ancak ana şefkati onları öylesine sarıp sarmalamıştı ki, kumaşların kalınlığı kızların görünüşü hantallaştıramamıştı. Kış mevsimine göre giyimli, bu küçük kızlar bahan hatırlatıyorlardı. Buraya hakim küçük sultanlar olduklarını, her davranışlarıyla belirtiyorlardı. İçeri girdiklerinde Tenardiye Ana onlara sevginin sezildiği, yarı öfkeli bir sesle: — Maşallah ayol, nerede kaldınız, ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti ellidokuz

59 "Babalık" girdi. Tenardiye ona bir kez daha baktı, yamalı pantolonları ve aşınmış redingotu gördü, arabacıların masasında onlarla birlikte içen kocasına bir göz attı. Kocası işaret parmağını kıpırdatarak ve dudaklarını sarkıtarak, ona herifte iş olmadığını anlatmaya çalıştı. Bunun üzerine Tenardiye Ana haykırdı: — Vah vah babalık, inan olsun üzüldüm. Ne yazık ki, yerimiz kalmadı. Yabancı müşteri: — Tasalanmayın, dedi. Beni tavan arasında ya da ahırda yatırabilirsiniz, oda kirasını ödeyeceğimden emin olun. — Kırk metelik. — Olsun. — Oldu. Arabacılardan biri Tenardiye Ana'ya, kısık sesle: — Olur şey değil, dedi. Adamı iyi kazıkladın hanım anne. Odalar yirmi metelik değil mi? Madam Tenardiye, aynı ses tonuyla cevap verdi: — Ondan kırk metelik alacağım yoksulların tarifesi, onları daha ucuza barındıramam. Kadının kocası: — Elbette, dedi. Parasız müşteri, hanın kalitesini düşürür. Bu arada yabancı adam paketini ve sopasını bir sıra üzerine bıraktıktan sonra masa başına geçmişti. Kozet onun önüne bir bardak ve bir şişe şarap getirmişti. Su isteyen işportacı kovayla atına suyu götürmeye gitmişti. Kozet masanın altındaki yerine geçmiş, örgüsünü eline almıştı. Adam dudaklarını şarapla azıcık ıslatmış, küçük kızı acayip bir dikkatle süzüyordu. Kozet çirkindi. Mutlu rahat olsa, belki de güzel olabilirdi. Kozet, sıska ve soluktu, sekiz yaşında olmasına rağmen, altısından fazla göstermiyordu. Çukura kaçmış gözleri, ağlamaktan hemen hemen sönmüştü. Dudakları aşağı sarkıyordu, ölüme mahkûm hastalarda ve tutuklularda görülen bir keder ifadesi yüzünü perdeliyordu. Elleri şiş, kırmızı ve çatlaktı. Şu anda... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti ellisekiz

58 Birden yabancı adam, elektrik çarpmış gibi titredi. Kıza bir daha baktı, sonra eline kovayı alarak, onun yanı başında yürümesine devam etti: — Küçük nerede oturuyorsun? — Bilmem, bilir misiniz Montferney'de buraya bir çeyrek saat çeker. — Oraya mı gidiyoruz? — Evet beyefendi. Adam kısa bir sessizlikten sonra, yeniden sordu: — Bu geç saatte seni ormanlardan su getirmeye kim yolladı? — Madam Tenardiye, o benim hanımımdır. Adam: — Han mı? diye sordu. Oh oh iyi, bu geceyi orada geçiririm. Beni oraya götür. — Oraya gidiyoruz, dedi çocuk. Yabancı hızlı hızlı yürüyordu ancak Kozet onu rahat izledi. Artık yorgunluğunu duymuyordu. Sakin bir kendini bırakışla, arada bir gözlerini bu yeni dostuna kaldırıyordu. Birden kalbinde, umut ve sevince benzeyen duyguların kıpırdandığını duydu. Birkaç dakika daha geçti, adam yeniden sordu: — Handa hizmetçiler yok mu? — Hayır efendim, ben yalnızım. Kısa bir duraklamadan sonra Kozet, anlattı: — İki küçük kız daha var, Ponin ve Zelma. Tenardiye Ana'nın romantik adlarını Kozet böylesine kısaltmıştı. — Kim bunlar, Ponin ve Zelma? — Onlar küçük hanımlarım, hanın sahibesi Madam Tenardiye'nin kendi kızları. — Onlar ne yapar? — Onların güzel taş bebekleri var, altın yaldızlı oyuncakları, kul uları var, oynar eğlenirler. — Bütün gün mü? Evet beyefendi, bütün gün. — Ya sen? — Ben çalışırım, iş yaparım. — Bütün gün mü? Çocuk geceleyin sezilmeyen yaşlarla dolu gözlerini iri iri açtı ve kısık bir sesle cevap verdi: — Evet beyefendi. Sonra kısa bir sessizlikten sonra devam etti: — Kimi zaman işim erken biterse,... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti elliyedi

57 sanki donmuştu, arada sırada durup dinlenmek zorunda kalıyordu. Her duruşunda kovadan taşan buz gibi su, ayaklarını ve çıplak bacaklarını ıslatıyordu. Bütün bunlar kış ortasında bir ormanın göbeğinde, kimsenin bulunmadığı ıssız bir köşede geçiyor ve bu acıklı olayın kahramanı, henüz sekizine yeni basmış küçücük bir kız çocuğuydu. Zavallı Kozet, inleyerek yol alıyordu. Hıçkırıklar boğazına tıkılıyor fakat ağlamaya cesaret edemiyordu. Tenardiye cadısı, kendisine öyle bir dehşet aşılamıştı ki ondan uzakta bile olsa, onun yasakladıklarını yapmaya gücü yetmezdi. Yorgunluktan bitikti yine de ormandan henüz çıkmamıştı. Bir ara dinlenmek için hepsinden uzun süren bir mola verdi. Her zaman altında oturduğu bir kestane ağacının dibinde azıcık soluk aldı, sonra yine kovasını kaparak yürümesine devam etti. Ancak öylesine bıkkın bir acı ve kedere düşmüştü ki, bir ara "Oh Tanrım, Tanrım," diye haykırdı. Birden kovanın artık kendisine yük olmadığını farketti. Kocaman bir el sapından tutmuş ve kovayı kaldırmıştı. Kozet başını çevirdi. Uzun bir gölge yanı başında ilerliyordu. Bu arkasından sessizce gelen bir adamdı. Kozet duymamıştı onun gelişini. Bu adam sessizce ona elini uzatmış yardım etmişti. Hayatın tüm rastlantıları için içgüdülerimiz bize yol gösterir. Kozet bu adamdan hiç ürkmedi. 1823 yılının bu aynı Noel gününün sabahı, yoksul fakat temiz giyimli bir adam Paris'in fukara mahallelerinin birinde, uzun süre dolaşmıştı. Sarı redingotlu, yuvarlak şapkalı, dizleri aşınmış gri pantolonlu, kaba siyah yün çoraplı ve bakır tokalı ayakkabılar giymiş bu meçhul adamın elinde, budaklı bir sopa bulunuyordu. Bu sopanın üzerinde öylesine ustaca oymalar işlenmişti ki, bunu yapan ... Devamı