03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzonyedi

117 Tenardiye sustu, nefes nefese gelmişti. Semiz bir boğayı parçalayan bir çakalın zevkini duyuyordu, tam onun gibi alçak ruhlu bir adama yakışacak bir ruh hali. Bay Löblan, onu sonuna kadar dinledikten sonra nihayet: — Neler söylemek istediğinizi hâlâ anlayamadım, fakat aldanıyorsunuz ben de yoksul bir adamım, sandığınız gibi zengin değilim yoksa beni bir başkasıyla mı karıştırdınız? — Başkalarına yuttur bu martavalları babalık, hâlâ benim kim olduğumu anlayamadın mı? Böyle bir anda daha da garip ve kudretli görünen bir nezaketle cevap verdi Bay Löblan: — Bağışlayın Mösyö. Sizin bir haydut olduğunuzu anladım. En aşağılık kişilerin bile alınganlıkları vardı. Bu haydut kelimesi Tenardiye ailesine pek dokunmuştu. Karı iskemleyi konuğun üzerine fırlatmaya hazırlanmıştı ki, kocasının bir işaretiyle olduğu yerde durdu Tenardiye haykırdı: — Haydut ha... İşte tam sizlere yakışacak bir söz, sizin gibi parasını nereye harcadığını bilmeyen zenginlerin ağzına lâyık bir söz. Bana iyi bak andavallı. Tam üç günden beri, kursağıma bir lokma girmediği için mi haydut oluyorum? Sizler ayaklarınızı ısıtıyor, avuç dolusu paraya aldığınız içi kürklü potinleri giyiyor, piskoposların cübbelerini andıran kalın paltoları sırtınıza geçiriyorsunuz. Baklava, börek yer, kapıcısı olan apartmanlarda oturursunuz. Havanın soğuk olup olmadığını anlamak için, gazeteden hava raporuna bakarsınız değil mi? Oysa bizler termometreyiz, biz yan çıplak geziyor, açlıktan kırılıyoruz. Oturduğumuz mahzenlere gelip bir de utanmadan bize haydut diyorsun ha... Bana bak babalık, ben de bir zamanlar böyle değildim, ben de bir kentsoyluydum. Belki senden daha fazla hem de senin neyin nesi olduğunu, kim biliyor? Belki de gerçek bir haydut, sensin. Hem... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzonaltı

116 — Baksanıza dostum, bu bir meyhane levhası, bence bu etsin etsin üç franktan fazla etmez. Jondret yumuşak bir sesle: — Cüzdanınız yanınızda mı? dedi. Ben bin ekü ile yetinirim. Bay Löblan, yerinden kalktı bu acayip sahnenin dekoruna gözlerini gezdirdi, bu arada kapı dibinde ve köşelerdeki acayip kılıklı adamlara da bakıyordu. Jondret, sanki sefaletten delirmiş gibi, abuk sabuk konuşmaya başlamıştı: — İyi kâlpli velinimet, bu tabloyu satın almazsanız inan olsun kendimi Sen nehrine atarım. Başka kurtuluş çarem kalmadı. Oysa düşünün bir kez, kızlarıma bir meslek öğretmek niyetindeyim, onlara mukavva kutu yapmasını öğretmek istemiştim. Ancak buna gereken aletler ateş pahasına hem de ne için topu topu günde dört metelik kazanmak için? Bununla nasıl yaşanır? Bu arada Jondret'in gözü, artık zengin konuğunda değildi, adam bakışlarını kapıya dikmişti. Oysa Bay Löbnan, pirelenmiş olduğundan gözünü Jondret'ten ayırmıyordu. Marius dikkatini ikisinin üzerinde topladı. Jondret birkaç kez aynı dilenci sesiyle: — Kendimi karanlık sulara atmaktan başka kurtuluş yolu kalmadı, diye tekrarladı. Birden sönük gözlerinde ışınlar yanıp söndü, bu cüce kılıklı adam aniden doğruldu ve konuğunun karşısına dikilerek: — Buraya baksanıza, bütün bunlar palavra, beni hâlâ tanımadın mı? diye sordu. Odanın kapısı birden açılmış ve yüzlerinde kara kâğıt maskeli mavi önlüklü üç ızbandut gibi adam görünmüştü. Herhalde Jondret'in beklediği bu hergelelerin gelmesiydi, birden uzun boylusuna sordu: — Her şey hazır mı? Montparnaz nerede? — Yakışıklı delikanlı, büyük kızınla cilveleşmek için arkada kaldı. — Araba bekliyor mu? &mdash... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzonbeş

115 — Bir de gelmeyeceği tutarsa, diye homurdandı. Henüz yerine oturmuştu ki birden kapısı açıldı. Jondret Ana kapıyı açmış, ağzını kulaklarına kadar genişleten bir saygıyla konuğu buyur ediyordu. Jondret hemen yerinden fırlayarak: — Buyurun velinimetim, dedi. Bay Löbnan göründü. Adamın yüzündeki iyi anlamdan onun mübarek bir kişi olduğu okunuyordu. Girer girmez masa üzerine, dört altın bıraktı, bu Jondret'in istediği altmış franktan bile fazla, tam seksen frank ediyordu. — Mösyö Fabantu, dedi. Bununla acil, ihtiyaçlarınızı giderin daha sonra sizin için birşeyler düşünmekteyim. Jondret: — Tanrı bu iyiliklerinizi karşınıza çıkarsın, dedi. Ve karısının kulağına eğilerek mırıldandı: — Arabayı geri gönder. — Oldu bile. Bu ara konuk oturmuştu. Jondret, Bay Löblan'ın karşısındaki diğer iskemleye oturdu. Birden adamcağız sordu: — Zavallı küçük yaralı, nasıl? Jondret Baba üzgün bir gülümseyişle: — Çok kötü durumda, dedi. Ablası kolunu pansuman yaptırmak için onu dispansere götürdü. Birazdan dönerler. Bay Löblan ev sahibesinin acayip kılığına bir göz atarak: — Hele şükür Madam Fabantu'yu, daha iyi gördüm, dedi. Jondret: — Çaresiz ölüm halinde, dedi. Ne var ki çok yüreklidir beyim. O bir kadın değil bir öküzdür. Jondret Ana bu övgüden çok duygulanmış gibi, cilveli bir sesle haykırdı: — Ah sen beni daima kayırırsın, Mösyö Jondret. — Jondret mi? diye haykırdı Bay Löblan. Oysa ben adınızın Fabantu olduğunu zannetmiştim. — Beyim, dedi. Fabantu benim tiyatro adım. Bilirsiniz ya sahneye kendi adımızla çıkmayız. Ah bilseniz, eşimle ne ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzondört

114 — İnek, diye bağırdı herif. Çabuk dön kemiklerini kırarım, kaybedecek vaktimiz yok. — Geliyorum, geliyorum, diye haykırdı kız. Bu barakada insanın niye vakti olur ki? Son bir defa aynaya baktı ve kapıyı çekerek çıktı. Bir saniye sonra Marius, kızların yalın ayak koridorda koşuştuklarını duyuyordu, Jondret onlara haykırdı: — Gözünüzü dört açın ha, biriniz parmaklık yanında beklesin ufaklık sen de, Küçük Banker sokağının başını tut. Evin kapısından gözünü ayırmayın ha. Birşey görürseniz dört nala buraya koşun. Anahtarınız var değil mi? Kızların büyüğü homurdandı: — Bu soğukta yine yalın ayak karda nöbet beklemek. — Yarın her ikinizin de kürkle bezenmiş satenden potinleriniz olacak, dedi babalan. Kızlar merdiveni koşarak indiler ve bir saniye sonra Marius sokak kapısının kapandığını duyarak onların dışarı çıktıklarını anladı. Marius gözetleme yerine geçmenin vaktinin geldiğini düşündü. Bir saniyede iki sıçrayışta oraya çıktı. Jondret'in odasının acayip bir görüntüsü vardı, bir köşede yanan mum odaya bir aydınlığı veremezdi. Tüm oda ocağın içine konmuş demir bir mangalda yanan ateşlerden kızıl bir ışığa boyanmıştı. Kapının yanında iki yığın görülüyordu bunlardan biri, demir hurdaları, diğeri de bir ip yığını idi. Jondret piposunu yakmış, delik hasır iskemleye oturmuş keyif çatıyordu. Marius kadına bakınca, gülmemek için kendisini zor tuttu. Kadın gülünç bir kılığa girmişti, başında omuzlarına kadar sarkan tüylerle süslü bir şapka, kralların taç giyme törenlerinde muhafızların giydikleri şapkalardan biri vardı, yün örgü etekliğinin üzerine, renkli bir atkı atmış ayaklarına kızının ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzonüç

113 merdivenlerden çıktı ve koridor boyunca odasına sessizce süzüldü. Koridorun her iki yanında, kiralık odalar bulunurdu, kapılardan birinin önünden geçerken, Marius boş odaların birinde dört saçı sakalına karışmış kafa görür gibi oldu ancak kendisini göstermek istemediğinden oradan yavaşça sıvıştı. Tam zamanında davranmıştı, birkaç dakika sonra Madam Burgon'un ardından sokak kapısını kapatarak çıktığı duyuldu. Marius yatağının üzerine oturdu, aşağı yukarı saat beş buçuk olmuştu. Yarım saat sonra dananın kuyruğu kopacaktı. Gerçi korkmuyordu yürekli çocuk ancak az sonra olup bitenleri düşündükçe tüylerinin ürpermesine engel olamıyordu. Kendisini bir rüyada sanıyor ancak cebindeki tabancalara dokunarak bir rüyada olmadığına inanıyordu. Artık kar durmuştu, ay bulutlardan sıyrılarak göklerde yükseliyordu. Jondret'in odasından hiçbir ışık sızmıyordu, ancak Marius duvardaki delikten, kanlı bir aydınlığın süzüldüğünü gördü. Herhalde bu bir mum aydınlığı olamazdı. Bundan başka Jondret'lerden çıt çıkmıyordu, bu kızıl ışık da görünmese insan bitişik odayı bir mezar sanırdı. Marius çizmelerini çıkardı ve yatağın altına itti. Birkaç dakika daha geçti, sonra ağır bir ayak sesi duyuldu kapının tokmağı açıldı Jondret Baba içeri girmişti. Birden sesler yükseldi bütün aile ininde bekliyordu ancak kurt babanın gelmesini bekleyen kurt yavrulan gibi susmuşlardı. — Ben geldim, dedi adam. İşler tıkırında, ancak ayaklarım dondu. — Oh hanım, maşallah giyinmişsin iyi iyi, böylelikle daha güven sağlayacak hale geldin. — Sokağa çıkmaya hazır beklemekteyim. — Söylediklerimi unutmadın ya, her şeyi h... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzoniki

112 — Bilirim. Galiba bu iş Patron - Minet çetesinin başı altından çıkıyor. Birden Marius anlamıştı, haykırdı: — Elbette bu Patron - Minet lafını duydum. Genç adam, kendisinin avukat olduğunu ekledikten sonra sokakta sakallı bir adamla uzun saçlı bir herifin duvar dibinde şüpheli şüpheli dolaşmalarını anlattı. Polis onları tanımıştı: — Uzun saçlısı Brüjon ve sakallı da Dömi-Lyar olmalı hatta ona Dö-Miliyar (iki milyar) derler. Bu iki heriften başka ufacık bir adam görmediniz mi? Bir de hayvanat bahçesindeki fili andıran insan azmanı bir herif var mıydı? — Hayır, dedi Marius. Yalnızca Panşo adında birini andıklarını duydum, nedir kuzum bu şebeke? Polis cevap verdi: — Dördüncüyü görmüş olamazsınız, kimse onu göremez, hem de saatleri değil. Şu 50 - 55 numaralı barakayı iyi bilirim eskiden oraya Gorbo viraneliği adı verilirdi. Daha sonra Marius'e dönerek sordu: — Korkak mısınız? Marius'un tepesi attı, dakikalardan beni kendisine "Mösyö" bile demeden, adam yerine koymaz gibi konuşan bu herif, sinirine dokunuyordu. — Neden korkacakmışım? diye sordu. — Canım neden olsun, şu heriflerden? — Herhalde, sizin kadar yürekliyim. Polis, Marius'in gözlerinin içine baktı, birden onun kıymetini anlamıştı: — Aferin doğrusu, dedi. Tam yürekli ve dürüst bir adam olduğunuzu belirttiniz. Cesaret kötülükten korkmadığı gibi, namuslu adam da polisten yılmaz. Marius onun sözünü kesti: — Ne yapmayı tasarlıyorsunuz? diye sordu. — Evin anahtarları sizde var mı? — Evet. — Bana verin. Marius cebindeki anahtarı adama uzatarak: — Valla bilmem ama, şöyle yanınıza birkaç kişi alsanız hiç de fena olmaz, dedi. Polis, Marius'e ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzonbir

111 Kızlara kapıda nöbet bekletirim. Sen de bize yardım edersin herif yola gelir. Kadın sordu: — Peki ya yola gelmezse? — O zaman da ben onu yola getirmesini bilirim. Jondret eliyle korkunç bir harekette bulunmuştu. Birden ürpertici bir şekilde güldü. Marius ilk olarak onun kahkahasını duyuyordu, sanki kalbi dondu. Jondret şömine yanındaki, bir dolabı açtı içinden çıkardığı eski bir kasketi, kafasına geçirdi: — Şimdi çıkıyorum, dedi. Göreceğim kimseler var, bak görürsün, işimi nasıl ayarladım. Az sonra dönerim, sen evi bekle. Sonra birden ekledi: — Moruğun beni tanımaması büyük şans. Aksi halde, tekrar dönmezdi. Şu benim romantik sakalım, beni kurtardı. Pencereden baktı dışarıda kar yağmakta devam ediyordu. Ceketini ilikleyerek: — Doğrusu bu redingot, bana göreymiş, dedi. Ancak bu da olmasa dışarı çıkamazdım, dışarı da çıkmayınca işi ayarlamak imkânsız olurdu. Ha bak unutuyordum, kendine azıcık kömür al. Kansının önüne yabancı adamın verdiği beş frangı fırlattı. — Geri kalanla yemek alayım deme, bugün yemeğin sırası değil, daha sonra bunu düşünürüz. Bu sözlerle Jondret dışarı çıktı. Marius çok derin düşünen bir çocuk olmasına rağmen enerjik bir yaradılışı vardı. Haksızlığa dayanamazdı. Çok merhametli olmasına karşılık kötülükten tiksinirdi. Bir kaplumbağaya acır, fakat bir yılanı kolay ezerdi. Şu anda, komşularının yılan olduklarını anlamakta gecikmemişti. Onları ezmeye karar verdi. Yavaşça gözetleme yerinden indi, eski giysilerini sırtına geçirdi, boynuna bir atkı bağladı ve hiç gürültü etmeye çalışarak, dışarı çıktı. Evin arkasındaki sokaktan geçiyordu ki, iki korkunç kılıklı ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzon

110 Jondret kimden ve neden söz ediyordu? Kimi tanımıştı? Ursula'nın babasını mı? Nereden tanıyordu bu Jondret, onu? Marius böylelikle belki sevgilisi hakkında bilgi edinecekti? Nihayet kimi sevdiğini öğrenecekti? Bu genç kız kimdi? Babası kimdi? Bu esrarı örten perde nihayet yırtılacak mıydı? Genç adam hemen iskemlenin üzerine çıkarak gözünü yine o deliğe dayadı. Jondret'lerin yaşadıkları odanın içini iyice görüyordu. Ailede fazla bir değişiklik olmamıştı. Ancak, ana ve kızları yünlü eteklikleri ve çorapları giymişlerdi. Yatakların üzerini battaniyelerle örtmüşlerdi. Jondret Baba, dışarıdan henüz dönmüştü, soluk soluğa idi. Kızları oca başında oturmuşlar büyük kız, kardeşinin eline pansuman yapıyordu. Karısı döşeklerden birinin üzerine yığılmış gibi oturmuştu. Jondret çok heyecanlı görünüyordu, gözleri ışıl ışıl, odada bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Kocasının önünde ürkek duran kadın, nihayet ona sormak cesaretinde bulundu: — Ne diyorsun, emin misin? — Elbette. Gerçi bütün bunlar olalı bir sekiz yıl geçti, ancak onu hemen tanıdım. Sen nasıl farketmedin, oysa sana dikkat etmeni öğütlemiştim. Herif hemen hemen yaşlanmamış bile, sesinden tanıdım. Ne var ki kılığı düzelmiş, hepsi bu kadar. Birden sustu ve kızlarına emir verdi: — Haydi bakalım marş dışarı. Kızlar hemen yerlerinden fırladılar. Kadın yalvardı: — Kızın eli yaralı, nereye gider bu soğukta? — Açık hava ona iyi gelir, haydi defolun. Bu adam söz dinletmeye alışkın babalardan olduğunu belli etmek istiyordu. Kızlar hemen kapıya koştular. Birden adam büyük kızı kolundan yakaladı ve ona değişik bir sesten: — Bana bak, dedi. Saat tam beşte buraya dönmüş olacaks... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzdokuz

109 sıkı fıkı konuştuğunu gördü ancak öylesine dertliydi ki, buna fazla önem vermedi. Bu iki adamın fısıldamalarını bir jandarma görse, şüphesiz onları enseleyerek götürürdü, ne var ki Marius böyle ayrıntıları düşünecek durumda değildi. III Delikanlı evinin basamaklarını ağır ağır çıktı. Tam odasına gireceği anda arkasında Jondret'in büyük kızını gördü. Şu sırada onu görmek genç adama çok sıkıcı geldi. Beş frank verdiği ve bu yüzden sevgilisinin peşinden gidemediğini düşündükçe, kıza düşman kesilmişti. Artık ne yapabilirdi, istese bile kız parayı vermeyeceği gibi öndeki arabayı başka bir arabayla izlemek için çok gecikmişti. Marius odasına girdi, birden ardından birisinin kapıyı ittiğini gördü. — Kim o? dedi. Ne istiyorsunuz? Gelen, Jondret'lerin büyük kızı idi. Marius sert bir sesle, — Yine mi sen? dedi. Ne istiyorsun? Kız düşünceli duruyor ona cevap vermiyordu. Henüz içeri girmemiş eşikte bekliyordu. Sabahki gibi kendisinden emin görünmüyordu, koridorun gölgesinde duruyor, Marius onu kapının aralığından görebiliyordu. — Ee artık cevap versenize, diye haykırdı genç adam. Benden ne istersiniz? Kızın sönük gözlerinde, bir kıvılcım yanarak, ona baktı. — Mösyö Marius, dedi. Çok üzgün duruyorsunuz neyiniz var? — Benim mi? — Evet sizin. — Birşeyim yok. — Evet. — Beni rahat bırak. Marius kapıyı kapatmak istedi, kız onun elini tuttu. — Baksanıza, dedi. Böyle inat etmeyin. Aslında çok iyi bir çocuksunuz. Zengin olmadığınız halde, bu sabah bana beş frank verdiniz bol bol karnımı doyurdum, oysa derdinizi bana söylemek istemiyorsunuz. Ben sizin üzü... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzsekiz

108 bir gömleği o da yırtık. Ceketim bile yok. Üzerime giyecek bir çulum olsa, gider sahne arkadaşım Matmazel Mars'yı görürdüm. Ünlü oyuncu beni çok severdi, onun bana yardım edeceğinden kuşkum yok, ancak ne var ki meteliksiz kaldık. Karım hasta, kızım tehlikeli şekilde yaralandı. Hekim getirebilir miyim, eczacı para ister. Ah bir metelik önünde diz çökecek kadar düştüm beyim. Evet işte bir sanatçının sonu... Oysa parlak günlerimde sırf beni alkışlamak için, tiyatroyu doldurduklarını düşündükçe, buna bir türlü anlam veremiyorum. Ah iyi kalpli velinimetim, büyük kızım hergün sabah kiliseye duaya geldiğinde, sizi ve güzel hanım kızınızı görüyor... Evet, kızlarımı dini bütün olarak yetiştirdim. Onların sahneye çıkmalarına asla izin veremem. Namus ve doğru yoldan bir ayrılsınlar onlara gösteririm. Onların namuslu birer aile anası olmaları için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadım. Evet beyim, evlâtlarım Tanrı'ya şükürler olsun iyi kalpli, dindar çocuklardır... Ah beyim yarın başıma gelecek felâketi düşündükçe, tüylerim ürperiyor bugün mühletin son günü, 4 Şubat günü, akşama dek, altmış frangı ödemezsem ev sahibi bizi kapı dışarı edecek. Evet beyefendi, tam bir yıllık kira borcum var. Jondret yine yalan söylüyordu, ancak iki aylık borcu vardı esasen odanın yıllık kirası kırk frank idi. Marius de iki aylığını ödemişti. Mösyö Löblan cebinden çıkardığı bir beş frangı masa üzerine bıraktı. Jondret'in yüzü dönmüştü, kızının kulağına: — Sersem, dedi. Beş frank için mi camı kırıp, iskemlemi parçaladım. Pek cimri herifmiş kahrolası... Bu anıda... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzyedi

107 — Kes çeneni, dedi kocası. Uzun süren bir sessizlik oldu, büyük kız eteğindeki çamurları eliyle siliyor, küçük kardeşi hıçkırmasına devam ediyordu. Anası onun başını ellerinin arasına aldı ve yüzünü öpücüklere boğarak: — Canım yavrum, dedi. Rica ederim ağlama, babanı kızdıracaksın, bak birazdan geçer. — Hayır, bırak ağlasın, tam tersine ağlamasını istiyorum. Hıçkır kız, hıçkır daha iyi, dedi babası. Tam o sırada kapı tıkırdadı, adam koşarak açtı ve geleni eğilerek selâmladı: — Buyurunuz efendimiz, içeri girin velinimetim, güzel kızınızla birlikte bana şeref verdiniz. Orta yaşlı bir adamla genç bir kız kapıda göründüler. Marius yerinden ayrılmamıştı, o anda duyduğunu hiçbir lisan ifade edemez. Kapıda duran o idi. O gelmişti. Seven bir kalp bu tek harfin içine ne mutluluklar sığdığını bilir. Evet o idi, genç kız, parktaki sevgili, Marius'in Ursula'sı idi. Yokluğu ufuklarını karartan güneş karşısında yeniden ışıldıyordu. Onun güzel gözleri, onun alnı, onun dudakları ve onun tatlı yüzü idi. Yitirdiği görüntü yine gecesini aydınlatıyordu. Bu karanlık, bu izbe, bu sefil odaya ışık saçmıştı. Marius kalbinin çarpmasından gözlerinin bulandığını duydu, bir hayli aradıktan sonra bulmuştu onu nihayet. Sanki yitirdiği ruhunu tekrar bulmuş gibi sevindi. Güzel kız pek değişmemişti. Ancak azıcık solgundu, nazlı yüzünü menekşe renkli kadife bir şapka gölgeliyordu, siyah saten bir manto bedenini örtmüştü. Uzun eteklerinden saten potinli minik ayağı görünüyordu. Yanında M. Löblan vardı. Genç kız odanın ortasına kadar gelmiş ve elindeki ağır paketi masa üzerine bırakmıştı. Büyük kız kapının ardı... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzaltı

106 — Elbette, herif zengin be! Baba heyecanla yerinden kalktı: — Hiç değilse, adresi ona iyice anlattın mı? Ya bulamazsa, koridorun dibindeki son kapı olduğunu söyledin mi? İster misin şaşırsın? Demek onu kilisede buldun? Mektubumu okudu mu? Sana ne dedi? Kızı: — Hey babalık, dedi. Azıcık sakin ol. Bak anlatayım. Kiliseye girdim, o her zamanki yerindeydi, onu diz kırarak selâmladıktan sonra mektubu verdim, okudu. Sordu; "nerede oturuyorsunuz kızım?" —Sizi götüreyim dedim.— "Hayır olmaz, bana adresinizi verin kızımın alış verişleri var, bir arabayla gelirim," dedi. Adresi söylediğimde adam birden sarardı, bir an duraksadı sonra: "Zararı yok, yine de gelirim," dedi. Dua bittiğinde, onun kızıyla bir arabaya bindiklerini gördüm. Ona koridor dibinde son kapı olduğunu birkaç kez tekrarladım. — Aferin kızım, dedi babası. Çok akıllısın doğrusu. Kız terslendi: — Akıllı olduğumu ben de biliyorum, ancak bana bak babalık bir daha bu pis ayakkabılara ayağımı sokmam. Çıplak ayak yürümesini tercih ederim. Baba kızını haşin tonuna zıt, çok yumuşak bir sesle: — Haklısın yavrum, dedi. Ne yazık ki, yoksulların bir kiliseye çıplak ayakla girmeleri yasak olduğundan, kiliseye giremezdin. Bana bak yavrum adamın geldiğinden emin misin? — Yolda arabasının köşeyi döndüğünü gördüm, birkaç saniye sonra burada. Adam hemen yerinden fırladı, birden yüzü aydınlanmıştı: — Hey canım, dedi. Duydun mu bak, "Hayırsever adam" geliyormuş hemen ateşi söndür. Daha sonra büyük kızına emir verdi: — Sen de şu iskemleyi kır. Kıza yardım olsun diye, adam iskemleye bir tekme atarak ortasından kırdı. Daha sona kızına sordu: — Dışarısı çok mu soğuk? — Çok soğuk, kar geliyor.... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzdört

105 bitişikteki aileyi daha yakından tanımak istemişti. Marius ta iliklerine kadar ürperdi. Gördüğü korkunç bir sefalet yuvası idi. Gerçi Marius de parasızdı. Ancak ne var ki, onun yoksulluğunda bile bir soyluluk vardı. Odası daima temiz, yatağı derli topluydu. Oysa şu anda gördüğü görüntü onun midesini kaldırmıştı. Burada eşya olarak delik bir hasır iskemle, üç ayak üzerinde duran sarsak bir masa, birkaç kırık şişe. Bir köşede bir köpeğin bile yatmayacağı pırtık iki şilte, bu iğrenç oda gün ışığını tavandaki bir pencereden alıyordu. Bu loşlukta hortlak suratını andıran bir yüz görebildi Marius. Tıpkı korkunç bir hastalığın izlerini taşıyan bir insan yüzü gibi. İnsanın ta iliklerine kadar işliyordu nem, duvarlara açık-seçik resimler çizilmişti. Marius'in odası, malta taşlarıyla döşeliydi, oysa bu odanın zemini çimento idi. Âdeta kaldırım kadar pisti, aylardan beri bir süpürge yüzü görmemiş bu zemin, çamurlarla kaplanmıştı. Bu odanın tek lüksü köşedeki şömine idi. Bundan böyle yılda kırk frank gibi oldukça yüklü bir kirayla verilmişti. Bu odanın içinde neler yoktu neler, bir gaz ocağı, bir tencere, birkaç parça tahta, çivilerden sarkan paçavralar, boş bir kuş kafesi hatta azıcık ateş bile. İki ıslak odun, tüterek ağır ağır yanıyordu. Bu korkunç yerin dehşetini artıran, odanın bir hayli geniş olmasıydı. Şiltelerin biri kapı dibinde, diğeri pencerenin önündeydi. Duvarlardan birinde siyah tahta bir çerçeve içinde bir tablo görünüyordu. Altına "Rüya" kelimesi yazılmıştı. Kucağında çocuğu, uyuyan bir kadını gösteriyordu, bu resim. Bulutların arasında gagasında bir &c... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzbeş

104 Hugmon şatosunu kuşatmak emrini almıştı..." Birden haykırdı: — Vaterlo, ben bunu iyi bilirim, bir zamanlar orada savaşmışlar. Babam da dövüşmüş, babam orduda görevliymiş. Bizler Bonapart taraftarıyız. Vaterlo, İngilizlere karşı bir savaştı... Daha sonra kitabı bir yana atarak oradaki kalemlerden birini aldı: — Ben yazı da yazarım. Kalemi mürekkebe batırarak Marius'e döndü: — Bakın görmek ister misiniz, yazayım da görün. Genç adamın cevap vermesine meydan bırakmadan, masa üzerindeki beyaz kâğıda şunları yazdı: "Aynasızla geldi." Daha sonra, kalemini atarak: — Hiç imlâ yanlışı yapmam, dedi. Kız kardeşimle beraber iyi bir öğrenim gördük. Bir zamanlar böyle yoksul değildik. Birden sustu, sönük gözlerini, genç adama dikti, sonra acı bir sesle tüm sorunlarına aldırmaz gibi: — Adam sende, dedi. Sonra neşeli bir sesle, bir türkü mırıldandı. Şarkısını henüz bitirmişti ki ev sahibine sordu: — Tiyatroya gider misiniz Mösyö Marius? Ben giderim. Küçük erkek kardeşim artistlerle dost olduğundan bana beleşten bilet bulur. Ancak en tepede oturmasını sevmem, üstleri kötü kokan kimseler bulunur. Daha sonra Marius'i süzerek, yüzünde değişik bir anlam: — İnan olsun yakışıklı çocuksunuz Mösyö Marius, dedi. Bunu biliyor musunuz? Bu sözler delikanlının kıpkırmızı kesilmesine sebep oldu. Kız ona yaklaştı ve elini onun omzuna koyarak: — Siz beni farketmediniz Mösyö Marius, ancak ben sizi uzun zamandan beri tanıyorum. Size kaç kez merdivenlerde rastladım. Birkaç kez sizi Österliz köyünde oturan Maböf Baba'nın evine giderken gördüm Kimi zaman, ben de oralarda gezmeye giderim. Şu kabarık s... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzüç

103 — Affedersiniz Mösyö. Bu kısık, çatlak bir sesti. Alkolden bozulmuş, boğuk bir yaşlı erkek sesine benziyordu. Marius başını çevirdi ve eşikte genç bir kız gördü. Aralık kapının önünde, çok genç bir kız duruyordu. Tavandaki pencere, bu kızın üzerine donuk bir aydınlık serpmişti. Bu soluk, sıska, kavruk bir yaratıktı. Zayıf vücudunu bir eteklik ve yırtık bir gömlek örtüyordu. Belinde kuşak yerine, bir sicim olduğu gibi, saçlarını da ensesinde yine bir sicimle bağlamıştı. Kemikli omuzlan gömlekten görünüyordu, soluk bir sarışınlık, kırmızı eller, kırık dişleri gösteren çatlak dudaklar, küstah gözleri sönüktü. Onda genç bir kız yapısı ve sefih bir kocakarının bakışı görülüyordu. Elli yaşın on beş yaşa karışması gibi bir hali vardı. Marius yerinden kalkmış ve bir hayalet gibi solgun bu kıza şaşkın şaşkın bakıyordu. İlk görüşte bu kızın dünyaya çirkin olarak gelmediği anlaşılıyordu. Bu da insanın kalbini sızlatıyordu. Evet bu kız, çocukluğunda tombul ve güzel bir bebek olmuştu. Yaşın şirinliği sefaletin yıpratmasına âdeta karşı koyuyordu. Marius onu, kış yağmurlarında boğulan, soluk bir güneşe benzetti. Bu yüz Marius'e tamamıyla yabancı gelmedi, onu bir yerlerden tanıyordu, sordu: — Bir şey mi istediniz, matmazel? Genç kız boğuk sesiyle anlatı: — Size bir mektup getirdim, Mösyö Marius. Marius kendisini adıyla çağıran bu kızın, kendisini nereden tanıdığına şaştı. Kız içeri girme, iznini almadan, sallanarak odanın ortasına dek yürüdü. Ayakları çıplaktı, etekliğinin yırtıklarından uzun bacakları ve sıska dizleri görülüyordu. Kızcağız soğuktan titriyordu. Marius zarfı açarken, henüz balmumunun kurumamış ol... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüziki

102 görmeden. Marius gün batınımdan onların perişan kılıklarını, yırtık başlıktan dökülen yağlı saçlarını ve çıplak ayaklarını gördü. Kızlar koşarken konuşuyorlardı. Büyük kız yanındakine: — Aynasızlar geldi, neredeyse enselenecektim, dedi. Öteki cevap verdi: — Gördüm, ben de cartayı ondan çektim ya. Tabanları iyice yağladım. Marius onların bu korkunç argo konuşmalarından, polislerden kaçmak zorunda olduklarını anlamıştı. Genç adam birden durmuştu. Yerde ayaklarının dibinde bir paket gördü, bu sanki kâğıtları kapsayan şişkin bir zarftı. — Ya, dedi şu zavallı kızların düşürmüş oldukları bir paket. Geri döndü, seslendi, onları bulamadı. Herhalde onların uzaklaşmış olacaklarını tahmin etti. Paketi cebine atarak lokantaya yemeğe gitti. Az önce gördüğü o sefil kızlar, içini karartmıştı, daha sonra bu gölgeler de dağıldı, her zamanki derdini düşündü. Altı aylık aşk hayatını, Lüksemburg parkının gölgeli ağaçlarını, güneşli yollarını andı. "Uf hayatım ne denli karardı," dedi. Eskiden de kızları görürdüm, ancak eskiden onlar bana melek gibi görünürlerdi, artık onları hortlak gibi görüyorum. Akşam soyunurken ceketinin cebindeki paketi çıkardı. Onu unutmuştu. Bunu açıp sahibinin adresini öğrenebileceğini düşündü. Zarf mühürlü değildi, içinden tam dört tane açık mektup döküldü. Üzerlerinde adresleri vardı. Kâğıtların hepsine iğrenç bir tütün kokusu sinmişti. Birinci mektup: "Madam Markiz dö Güşery, Meclisi karşısı" adresine yazılmıştı. Marius, bu mektupların sahiplerini bulmak için yazılanı okumayı uygun buldu, şu satırları okud... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüzbir

101 mahalle kızlarının gözbebeği, kötülük ve cinayet simgesi idi. Bu dört haydut, aslında dört hırsız değil, dört başlı esrarlı tek bir hırsız gibi Paris'te çalışırlardı. Polis henüz onları yakalayamamıştı. Bu topluluk sistemli çalışırdı. Bir sürü suç ortaklan da vardı. Çeteleri gölgede gizlenen, bir ekibi andırırdı. Çok zaman geceleyin buluşurlar, güneş doğana kadar plânlarını kurarlardı. Bu yeraltı çetesinin adı: Patron - Minet idi. Halk dilinde Patron - Minet, sabah anlamına gelir. Geceleyin toplanıp işleyen ve sabahleyin dağılan bu eşkıyalar da kendilerine bu adı seçmişlerdi. Emirlerinde çalışan korkunç suratlı yirmi kadar cani vardı, bunlar sokakta görülen tiplerden değildi. Gündüzün yorgun uyurlar, ancak geceleyin ava çıkarlardı. İnleri ya ıssız şantiyeler, ya kireç kuyuları ya da Paris'in lâğımları idi. Çalışma metotlarında hiç şaşmazlardı. Kimisi yankesicilik eder, kimi gırtlak keserdi. Aslında taşradan gelen paralı tacirleri tuzağa düşürmekte ustaydılar. Geceleyin kaldırımda rastlandığında bu adamlar korkunç birer görüntü olur. Sanki gölgelerden doğmuş, karanlıklardan başka ruhları olmayan hortlaklar. Bu hortlakları kaçırmak için aydınlık gerekir. Hiçbir yarasa güneşe dayanamaz. Sahte Yoksul I Yaz geçmiş, güz gelip gitmiş, yeniden kış gelmişti. Mösyö Löblan ve kızı Lüksemburg parkına ayak atmamışlardı. Marius için bu taptığı yüzü yeniden görmek, bir saplantı olmuştu. Hâlâ arıyordu, daima arıyordu, ne yazık ki, hiçbir şey bulamıyordu. Artık Marius tamamıyla değişmişti, o heyecanlı idealist genç, o karakter sahibi enerjik adam, kaderine meydan okuyan, o güçlü delika... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti yüz

100 Tam sekiz gün böyle geçti. Adam ve kızı parka geliniyorlardı. Marius endişe içinde düşünüyordu, gündüzün evlerinin önünden geçmeye cesaret edemiyor, geceyi bekliyordu. Arada bir aydınlanmış pencerelerin ardında gölgeler görüyordu. Dokuzuncu gece evin önüne geldiğinde, pencereleri karanlık buldu. Saatlerce bekledi, gece yarışına kadar bekledi, sabahın ikisine kadar bekledi, pencereler karanlıktı. Sokağa çıkmış olamazlardı. Kimse eve dönmemişti. Sabaha karşı bitik bir halde, oradan ayrıldı. Ertesi günü, -aslında ertesi günler için yaşıyordu- yine Lüksemburg Bahçesi'ne gitti, kimseleri göremedi, evin önünde nöbetini tuttu, pencereler karanlık, panjurlar kapalıydı. Üçüncü kat boş görünüyordu. Marius kapıya vurdu, kapıcıya sordu: — Üçüncü kattaki kiracılar? — Taşındılar, cevabını verdi kapıcı. Maruis bayılacaktı, düşmemek için duvara dayandı: — Ne zaman? diye sordu. — Dünden beri. — Nerede oturduklarını biliyor musunuz? — Hayır. — Adres bırakmadılar mı? — Hayır. Kapıcı kuşkulanmıştı, dikkatle baktı ve Marius'u tanıdı: — Olur şey değil, dedi. Yine mi siz? İnan olsun siz bir aynasızsınız. Dört eşkıya; Klaksu, Gölemer, Babet ve Montparnas 1830 ile 1835 yılları arasında Paris'in aşağı mahallelerini haraca keserlerdi. Bunlardan Gölemer insan azmanı, bir çeşit Herkül'dü, ancak heybetine pazularına, karşılık kuş beyinli bir herifti. Yunanistan'da yaşasa, canavarları adam eden Herkül olurdu, ne yazık ki, birkaç yüz yıl sonra dünyaya gelmekle geç kalmış ve kendisi bir canavar olmuştu. Adaleleri çalışmayı ister, tembelliğinden yerinden kıpırdamaz... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti doksandokuz

99 Ne var ki, Marius de tam bir körlüğe geçmişti. Aşkı şiddetlendikçe daha dalgın oluyordu. Her gece rüyasında görürdü güzel kızı. Sonra günlerden birgün büyük bir şans, onların oturdukları sıranın altında bir mendil buldu. Bu işlemesiz, düpedüz, kar gibi beyaz bir keten mendildi. Marius için en güzel kokulara bürünmüştü bu keten parçası. Bunu bir hazine gibi kaptı, mendilin köşesinde marka işlenmişti. Bir U. F., Marius güzel kız hakkında hiçbir bilgiye sahip değildi. Onun ne ailesini tanırdı, ne de adını bilirdi, hatta nerede oturduğunu bile bilmiyordu. Bu iki harf, ondan öğrendiği tek bilgi olacaktı. Bunun üzerine hayâller kurdu, faraziyeler yürüttü. "U" kızın adının ilk harfi olacaktı. "Ursula" diye düşündü, ne harika bir ad. Mendili öptü, kokladı, kalbinin üzerine koydu. Geceleyin mendili yastığın altında saklardı. "Onun ruhunu kokluyorum bu mendilde," diyordu kendi kendine. Oysa mendil, ihtiyar beyin düşürdüğü bir mendildi. Ertesi günleri, mendili öperek ve kalbine bastırarak parkta dolaştı. Güzel kız, onun bu mimiklerinden birşey anlamadığını, biçimli kaşlarını kaldırarak ifade etmek istedi. Oysa Marius bunu onun utangaçlığına veriyordu. Yine birkaç gün sonra Ursula yüzünden çok acı çekecekti Marius. Genç kızın babasının koluna girip birlikte ağaçlıklı yolda yürüdükleri rüzgârlı bir günde baba kız, Marius'un oturduğu sıranın önünden geçmişlerdi ki delikanlı da hemen yerinden kalkarak onların peşlerinden gitti. Birden cilveli bir rüzgâr, ağaçların yapraklarını hışırdatmakla yetinmeyerek yürüyen çifte sarıldı ve g&u... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti doksansekiz

98 yıl kadar uzun gelen birkaç saniye geçti, Marius daha da yakışıklı olmasını, göğsü şeref madalyalarıyla süslü bir subay olmasını isterdi. Eğik başını kaldırdığında, baba kız kendisine çok yaklaşmışlardı. Genç kız tam önünden geçerken ona, üzgün ve tatlı bir bakışla baktı. Marius tepeden tırnağa ürperdi. Sanki güzel kız, günlerden beri önünden geçmediği için kendisine sitem ediyor ve "Bak sen gelmedin, ben geldim," diyordu. Marius ışınlar ve uçurumlar dolu bu gözbebeklerin karşısında gözleri kamaşmış gibi kaldı. Birden sanki beyninde bir ateş yanmıştı. Kız ona gelmişti, ne mutluluk, hem de ona nasıl bakmıştı? Marius onu her zamankinden daha bile güzel buldu. Dişi bir güzellik, bir meleğin güzelliğini andıran, saf bir güzellik, italyan şairleri Petrark ile Dante'yi 250 SEFİLLER coşturacak bir güzellikteydi. Marius kendisini Cennet'te sandı, bu arada birden çok üzüldü, çünkü çizmeleri tozlanmıştı. Genç kız çizmelerindeki tozu görmüş olmasından âdeta emindi. Gözden kayboluncaya kadar onu izledi, daha sonra parkta bir çılgın gibi yürümeye başladı. Hatta zaman zaman, kendi kendisine gülüyor ve konuşuyordu. Öylesine dalgın yürüyordu kiv genç dadılardan her biri onu kendisine tutkun sandı. Parktan çıktı, genç kıza sokaklardan birinde rastlayacağını umuyordu. Odeon kemerlerinin altında Kurfeyrak'la karşılaştı, ona birlikte yemek yemeği teklif etti. Marius arkadaşını lokantaya götürdü ve tam altı frank harcadı, delikanlı bir dev gibi yutuyordu. Çılgınlar gibi âşıktı. Yemekten sonra Kurfeyrak'a: — Haydi gel, seni tiyatroya götüreyim, dedi. Sen-Marten kapısı t... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti doksanyedi

97 çenesine kadar ilikledi, ceketin buruşmaması için dimdik, sıranın üzerine saldırır gibi yürüdü. Bu ilerleyişinde bir fetih havası vardı. Bu arada zihni kendi dersleriyle meşgulken, gözlerini kızdan ayırmıyordu, Genç kız sanki yolun tümünü doldurmuştu. Marius ona yaklaştıkça adımlarını yavaşlatıyordu, birden yarı yoldan nedenini bilmeden geri döndü. Hergünkü gibi onların oturdukları sıranın önünden geçmemesinin nedenini kendisi bile açıklayamıyordu. Genç kızın kendisini uzaktan göreceğini ve yeni giysilerinin içinde çok şık durduğunu biliyordu. Ancak sanki arkasında duran birisine kendisini beğendirmek ister gibi, dimdik duruyordu. Bir kez daha geri döndü ve sıraya daha da yaklaştı, ama ileri gitmeye, bir türlü cesaret edemiyordu. Sanki kızın yüzünün kendisine eğildiğini farkeder gibi oldu. Ancak duraksamasını yenerek kendisini zorladı ve yürümekte devam etti. Birkaç saniye sonra kulaklarına kadar kızarmış, baba. kızın oturduğu tahta sıranın önünden geçiyordu. Sağa sola bakmıyordu, elini ceketinin içine sokmuştu, tıpkı Napolyon gibi. Tam kızın önünden geçerken kalbinin kopacakmış gibi çarptığını duydu. O bir gün önceki damaskolu robunu ve beyaz krepten şapkasını giymişti, babası ile çene çalıyordu. Marius ahenkli bir ses duydu ve onun bugün de dünkü kadar güzel olduğunu yüzüne bakmadığı halde tahmin etti. Sıranın önünden geçerek yolun sonuna kadar yürüdü, daha sonra geri dönerek kızın önünden yine geçti. Bu kez Marius'in yüzünde renk kalmamıştı, sapsarı kesilmişti. Aslında içinde bir sıkıntı duyuyordu. Kıza sırtını çevirerek sıradan uzaklaştı. Bir daha on... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti doksanaltı

96 duğundan Marius da kendisini mutlu buluyordu. Göklerin mavisi ve kuşların ötüşleri sanki kalbine dolmuştu. Her zamanki ağaçlıklı yola girdi ve aynı tahta sıra üzerinde o çifti gördü. Ancak yaklaştığında hayretle durakladı. Adam aynı adamdı, ancak kız o kız değildi. Bu kez gördüğü, uzun boylu ve güzel bir genç kızdı. Kadın güzelliğinin çocuk saflığıyla karıştığı bir görünümdeydi. On beş yaşlarında bir kızdı bu. Altın tellerinin süslediği nefis açık kestane renkli saçlar, sanki mermerden yontulmuş gibi lekesiz bir alın, gül yapraklarını kıskandıracak yanaklar, tatlı bir gülüşle kıvrılan pembe dudaklar. Bu yüze daha şirin bir hava vermek istercesine hoş ve sevimli bir burun, ucu yukarı kalkık tam bir Parisli burnu. Ressamları heyecana düşüren, şairlere ilham veren esprili, zarif bir burun. Marius kızın önünden geçtiğinde, onun yere eğik gözlerini göremedi, ancak yanaklarını gölgeleyen koyu sarı kirpiklerini gördü. Yaşlı adamın anlattıklarını gülümseyerek dinliyordu genç kız, gözlerini yere indirmiş, bu tatlı kızın gülüşü kadar nefis birşey olamazdı. Önce Marius, bunu başka bir kız olduğunu sandı. Herhalde, öteki kızın ablası olacaktı, ancak bir ikinci kez kızın önünden geçtiğinde dikkatle baktı ve aynı kız olduğuna karar verdi. Altı ayda küçük kız büyümüş, genç kız oluvermişti. Kızların da serpildikleri çiçek gibi açıldıkları bir zaman gelir. Gonca, gül olur. Bu kız yalnızca büyümekle yetinmemiş aynı zamanda güzelleşmişti. Nisan ayında üç gün, bir ağacın yapraklarla donanmasına yeter, bu kız da altı ayda güzellikle bürünmüştü. Onun içinde nisan ayı ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti doksanbeş

95 İki Yıldızın Karşılaşması I Marius gerçekten yakışıklı bir delikanlı olmuştu. Gür siyah saçları, geniş ışıl ışıl bir alnı, içten ve huzurlu yüzü vardı. Profilinde Cermen ırkının yumuşaklığı göze çarpıyordu. Alsaz Loren illerinden Fransa'ya aşılanan Cermen ırkının yumuşak çizgilerini onun profilinde görmek mümkündü. Nazik ve sakin tavırları, sevimli ağzı, kırmızı dudakları ve bembeyaz dişleri yüzünün ciddiliğiyle tam bir denge kuruyordu. Bakışları derindi. En sefil günlerinde bile, kızların kendisine baktıklarını farkederdi, o zaman onların bakışlarında acımalı ışınlar göreceğini sanarak kızlardan kaçar uzaklaşırdı. Giysilerinin eskiliği yüzünden kendisiyle alay edeceklerini düşünürdü, oysa kızlar Marius'u yakışıklı buldukları için, ona hayran hayran bakıyorlardı. Bu anlaşmazlık yüzünden, o da yabancı kalmakta devam ediyordu, kızlara kadınlara yüz vermedi. Kurfeyrak, onun bu aşırı çekingenliğini alaya alırdı. Kaç kez dostu ona: — Dostum sana benden bir öğüt, bu denli saygıdeğer olma, kitaplara gömüleceğin yerde, azıcık çevrene bak. Aşifteler tatlı olur. Onlardan kaça kaça sersemliyorsun. Kimi zaman da Kurfeyrak, onu kışkırtmak için: "Merhaba rahip efendi," derdi. Böyle konuşmalar sonunda Marius, arkadaşından birkaç gün uzaklaştığı gibi kadınlardan daha da kaçardı. Ancak dar dünyada Marius kaçmadığı ve aldırış bile etmediği iki kadın vardı ki bunlardan ikisini de dişi olarak tanımlamadığından, onlara önem vermiyordu. Birincisi sabahları odasını süpüren yüzü kıllı kocakarı, ötekisi de çok zaman rastladığı ancak hiç aldırmadığı bir küçük kızdı. Aşağı yukarı bir yıldan bu yana, Marius, ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti doksandört

94 yeminliydi. Bu arada acı çektiğinden mutluydu. Böylece babasına daha da yakınlaşmış oluyordu. Hayatında sevmesini bilmediği babasının uğrunda çektiği acılar, kendisine tatlı geliyordu. Bu yüzden içindeki vicdan azabı azalmıştı, çilesini doldurarak babasının ruhunun ferahlayacağını umuyordu. Babasının "Oğlumun lâyık olacağını bilirim," diye karaladığı sözlerden ne demek istediğini anlamış bulunuyordu. Babasının yazdığı pusulayı yitiren Marius, bu sözleri boynunda değil ancak kalbinde kazılmış olarak taşıyordu. Dedesi tarafından kovulduğunda henüz çocuk olan Marius artık tam bir erkekti. Sefalet onun için hayırlı olmuştu. Zengin delikanlının bin türlü eğlencesi olur, at koşuları, av köpekleri besleme, tütün, kumar, ziyafetler, kadınlar... Oysa yoksul genç, ekmeğini kazanmak için kendisinden çok şeyler verir, bu ekmeği yedikten sonra hayâle dalar. Tanrı'nın verdiği bedava eğlenceleri görür. Göklere, yıldızlara, çiçeklere bakarak oyalanır. İnsanlığa baka baka, ruhu görür, yaradılışı göre göre Tanrı'ya yaklaşır. Kendisini yüce bulur, hayâl eder ve kendisinde şefkat bulur. Acı çeken erkeğin, bencilliğinden sıyrılarak, düşünen erkeğin merhametine ulaşır. Kendisini unutarak insanlığı düşünür. Ruh zenginliğini kazanır. Kalbine doğan nur, tüm kin, kötü duygulan yok eder. Kendisini mutlu hisseder... Aslında genç bir delikanlının sefaleti, sefalet değildir. Sağlığı gücü, çevik yürüyüşü, ışıldayan gözleri, siyah saçları, pembe yanakları biçimli dudakları ve beyaz dişleriyle, o ihtiyar bir imparatordan çok daha mutludur. Marius bir yayıncı için çalışıyordu. Ondan çok memnun kalan adam ona yanında kalmayı... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti doksanüç

93 Bununla kahvaltısını ederdi. Akşamın altısında dışarı çıkar ve Senjak sokağındaki ucuz bir lokantada, akşam yemeğini yerdi. Altı meteliğe bir porsiyon et, üç meteliğe yarım tabak sebze ve üç metelikle bir meyve alırdı. Şarap yerine su içerdi. Kendisine servis yapan garsona bir metelik bahşiş verirdi, kasada oturan lokantacının tombul ve güler yüzlü karısı genç adamı gülümseyerek uğurlardı. Marius de bir kaç metelik karşılığında, hem karnını doyurur, hem de üstelik bu güzel gülümseyişle ruhunu doyurmuş olurdu. Dört metelik, sabah kahvaltısı, akşam yemeği ekmekle birlikte on altı metelik tuttuğundan delikanlı yirmi meteliğe günde karnını doyuruyordu, bu da yılda üç yüz altmış beş frank eder, buna otuz franklık kirayı, ihtiyar hizmetçi kadının otuz altı frankını da ekleyecek olunca, yılda dört yüz franka geçinip gidiyordu. Giysileri yüz frank, çamaşırlarının yıkanması ve bakımı yüz elli frankı geçmezdi. Marius'in fazladan bir elli frankı olurdu ki bununla kendisini zengin bulurdu. Hatta bir seferinde, Kurfeyrak, ondan tam altmış frank borç istemişti. Isınma sorununa gelince, Marius bunu da basitleştirmişti. Ocakta ateş yakmazdı asla. İki takım giysisi vardı. Biri günlük eski giysileri, diğeri büyük fırsatlarda kullandığı şık bir kostümdü. Her ikisi de siyah kumaşlardan diktirmişti. Üç tane gömleği vardı. Birini giyer diğerini çekmecesinde saklardı. Üçüncüye gelince o da çamaşırcı kadında olurdu. Bunlar eskidikçe Marius yenilerdi. Çoğu zaman gömleklerinin yırtığını göstermemek için, ceketini ta çenesine kadar iliklerdi. Marius'in bu refaha ulaşması için yıllar geçmişti. Çetin zor yıllar... Marius bir g&uum... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti doksaniki

92 bir kılığınız kalır. — Bir de çizmelerim. — Saatinizi satın alacak, bir saatçi tanırım. — Oldu. — Hayır olmadı, daha sonra ne yapacaksınız? — Namusumla çalışmaya gayret edeceğim. — Almanca ya da İngilizce'yi bilir misiniz? — Hayır. — Yazık, bilseniz pek iyi olurdu. Tanıdığım bir kitapçı çeviriler yaptırır bu dillerden. Gerçi fazla para vermez, yine de açlıktan ölünmez. — İngilizce ve Almanca öğreneceğim. Bu arada satacağım giysilerimin ve saatimin parasıyla yaşamaya çalışırım. Eskici çağrıldı, giysileri yirmi frank verdi, saatçiye gidildi, adam altın saat için tam kırk beş frank saydı. Marius, Kurfeyrak'a: — Ya otel masrafı, dedi. — Doğru, bak bunu unutmuştum. Bu arada pek de kötü kalpli olmayan Jilnorman Teyze, Marius'in adresini bulmuştu, okuldan döndüğü bir sabah genç adam teyzesinden bir mektup ve balmumuyla mühürlü bir kutuda altmış altını buldu. Marius sevimli bir mektupla altınları teyzesine yolladı. Bu sırada geçim yolunu sağladığını ve kendisi için endişelenmemesini de ekliyordu. O sırada cebinde tam üç frankı kalmıştı. Marius borçlanmaktan korktuğu için Senjak otelini de terketti. II Hayat zor olmuştu Marius için. Giysilerinin ve saatinin parasını yedikten sonra çok çetin aşamalardan geçti. Ekmeksiz günler, uykusuz geceler, mumsuz akşamlar, ateşsiz ocak, işsiz haftalar birbirlerini izledi. Geleceği için umutlarını yitirmiş, ceketinin dirsekleri delinmiş, kızları güldüren eski şapkası başında, kirasını veremediği için akşamları kilitli bulduğu kapısı, kapıcının ve aşçının küstahlıkları, komşuların alaylı gülüşleri, bir lokma ekmek karşılığında kabul edilen en aşağılık ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti doksanbir

91 — Fakat nasıl olur? Lesgl anlattı: — Çok basit, kürsüye yakın oturuyordum. Profesör dik dik bana bakmaktaydı. Birden hiç de budala olmayan Blondo, benim adımı okudu. Ben de "Burada" diye cevap verdim. O zaman sinsi bir tatlılıkla bana gülümseyen Blondo: "Pontmercy olduğunuza göre Lesgl olamazsınız," dedi. Adım böylelikle kayıtlardan silindi. Marius haykırdı: — Çok üzgünüm Mösyö, inanın bana... Üzüntümü anlatacak kelime bulamıyorum. Lesgl: — Delikanlı, dedi. Bu size ders olsun bir daha kursları kaçırmayın. Bana gelince inan olsun buna sevindim, baro zaferlerinden vazgeçiyorum. Avukat olacaktım ki, kurtuldum. Bundan böyle dulu savunup, yetime saldırmaktan Tanrı beni kurtardı. Ne cübbe, ne de staj. Kayıtlardan silinmemi size borçluyum Mösyö Pontmercy, sizi bir ziyaret edip teşekkür etmeliyim. Nerede oturuyorsunuz? — Şu gördüğünüz arabada, dedi Marius. Lesgl sakin bir sesle: — Oldukça lüks bir durum, dedi. Demek ayda dokuz bin franklık kira vermektesiniz. Tam o sırada Kurfeyrak kahveden dışarı çıkıyordu. Marius'yi görünce gülümsedi: — İki saatten beri bu arabadayım, dedi. Ve buradan indikten sonra nereye gideceğimi de bilmiyorum. Kurfeyrak atıldı: — Bana gelin, beyim. Lesgl: — Aslında bu çağrıyı, benim yapmam gerekirdi, dedi. Ne yazık ki benim evim yok. Kurfeyrak: — Sus bakalım Lesgl, dedi. Kurfeyrak arabaya atladı, arabacıya seslendi: — Arabacı, Senjak kapısına çek bakalım. O günün akşamı Marius Kurfeyrak'in odasına bitişik bir odada yatıyordu. Birkaç gün sonra Marius'le Kurfeyrak canciğer dost olmuşlardı. Gençlik, hızlı dostlukların mevsimidir. Marius Kurfeyrak'in ... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti doksan

90 yedisinde duruyordu. Yolda ona rastlayan dikişçi kızlar, bu uzun sarı kirpikleri, bu tatlı mavi gözleri, rüzgârda uçuşan bu dalgalı saçları, pembe yanakları dolgun dudakları inci gibi düzenli dişleri gördüklerinde onun ruhunda esen fırtınalardan asla kuşkulanmazlardı. Onu yalnızca güzelliğiyle gururlu çapkın bir genç sanırlardı. Oysa Enjolras, inandıklarının uğrunda kan dökmekten çekinmeyecek kadar tutucu, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacak kadar, davasına sadık bir devrimciydi. Kombefer daha filozof yaradılışlı bir gençti. Ona göre ihtilâl uygarlıkla el ele vermeliydi. Yüksek zirvelere tırmandığında uçsuz bucaksız mavi ufukları görmek isterdi. Kombefer'in devrimi Enjolras'in devriminden daha yumuşak bir değişim taşırdı. Jan Pruver'in fikirleri daha da yumuşaktı. O âşık ve şairdi. Saksıda çiçek yetiştirir, halkı sever, mısralar yazar, kadının kaderine sızlanır, çocuğun geleceğini değiştirmek ister, aynı güvenle geleceğe ve Tanrı'ya inanırdı... Föyi, kimsesiz bir işçi olduğundan, gündeliğini zar zor çıkaran ve tek gayesi dünyayı kurtarmak isteyen bir çılgın idealist idi. Onu başka bir amacı da bilgili olmaktı. Kendi kendisine okuma yazma öğrenmiş, durmadan okurdu. Föyi, cömert yaradılışlı bir delikanlıydı. Anası olmadığından vatanına bir ana gibi sarılmıştı. Kurfeyrak, bir kentsoylu idi. Kurfeyrak, romanımızın ilk sayfalarında tanıdığımız Fantin'in dostu küçük Kozet'in babası olan öğrenci Tolomyes'in bir başka kopyasıydı. Esprili, neşeli kimseye metelik vermeyen bir genç... Ne var ki Kurfeyrak, Tolomyes'den birkaç derece daha üstündü. O dürüst, iyiliğe inanan, şövalye ruhlu bir gençti. Aslında grubun el... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti seksensekiz

88 — Ah canım yavrum, dedi. Senin böyle bayağı çapkınlıklarda bulunmayacağını bilirim, sen görevine bağlı tam bir askersin. Senin böyle kadın, kız için ailenden uzaklaşmayacağını bilirim. O gece posta arabasına bindiğinde, Marius bir gözlemcisinin olduğundan habersizdi. Oysa teğmen Teodül Jilnorman yerine oturur oturmaz derin bir uykuya dalmıştı. Ertesi gün, güneş doğarken arabacı haykırıyordu: — Vernon, geldik. Vernon'da inecekler... Teğmen Teodül, uyandı ceketinin düğmelerini iliklerken yeğeni Marius'in arabadan indiğini gördü. Delikanlı arabaya yaklaşmış çiçek satan bir köylü kızdan bir demek çiçek satın alıyordu. Teodül de arabadan yere atlarken bu kadar güzel çiçekleri alacak kızın da en azından bu çiçekler kadar güzel olacağını tahmin etti. Bundan böyle, ıssız yollarda ilerleyen Marius'in peşinden gitti. Marius ardından gelen subayın farkında bile değildi, sanki çevresindekileri görmez gibi dalgın dalgın yürüyordu. Teodül: "Zavallı çocuk sırılsıklam âşık," diye düşündü. Marius kiliseye doğru ilerledi. "Kilisede tam randevu yeridir," diye kendi kendisine söylendi genç teğmen. Tanrının gözlemindeki aşklar daha da kutsal olur ne var ki Marius kiliseye girmemiş, yoluna devam ediyordu. Teodül: "Randevu açık havada olmalı," diye mırıldandı ve ayaklarının ucuna basarak Marius'in girdiği yola saptı. Orada şaşkın şaşkın durdu. Marius başı ellerinde, otlar arasındaki bir mezarın önüne diz çökmüştü. Çiçeklerini bir bir mezarlığın üzerine serpmişti. Kara tahtadan haçın üzerinde beyaz harflerle şu ad yazılmıştı: "BİNBAŞI BARON PONTMERCY" Teodül, Marius'... Devamı

03 04 2013

sefiller kitap özeti seksenyedi

87 yargısına asla şaşmıyordu: "O aşık" diyordu böyle şeyler gözümden kaçmaz. Marius arada bir, birkaç günlüğüne Paris'ten uzaklaşırdı. Teyzesi telâşlanarak: — Böyle nerelere gidiyor, diye tasalanırdı. Yine böyle kısa bir seyahati sırasında babasının vasiyetini yerine getirmek amacıyla Möntferney'ye uğramış ve orada Hancı Çavuş Tenardiye'yi boş yere aramıştı. Kasabalılar adamın iflâs ettiğini ve hanın kapandığını kendisine söylediler. Kimse Tenardiye'nin nereye gittiğini bilmiyordu. Marius dört gün evine dönmedi. Boynunda siyah bir kurdeleye bağlı birşey taktığını dedesi ve teyzesi farketmemişlerdi. Bay Jilnorman'in baba tarafından uzak bir akrabası vardı. Binici subayı olan bu Teodül Jilnorman teyzenin göz bebeği sayılırdı. Sarı saçları ve kılıcını gösterişli bir taşıyışı vardı. Marius aşağı yukarı, kendisinden birkaç yaş büyük olan bu akrabasını, hemen hemen tanımazdı. Ancak Teodül Jilnorman teyzenin göz bebeği sayılırdı. Aslında kız kurusu, çok seyrek gördüğü için, belki bu uzak yeğenini birlikte yaşadığı Marius'e tercih ederdi. Akrabalarımızı uzaktan görmek, onlara bir çeşit prestij sağlar. Yine günlerden birgün Marius dedesinden birkaç günlük izin istemişti. Dedesi rahatlıkla bu izni vermiş ve kızına göz kırpmıştı. Jilnorman teyze, çok tutucu olduğundan yeğeninin bu kaçamaklarını zor sindiriyordu. Onun evli bir kadınla bir ilişki kurmuş olmasından kuşkulanıyordu. Kadıncağız kendisini teselli etmek için eline işlemesini almış birkaç saatini, bu uğraşıyla geçirmişti ki, aniden salon kapısı açılarak içeri Teğmen "Teodül Jilnorman" girdi. Kadın sevinçle haykırdı. Her ne kadar yaşlı, tutucu, &ccedi... Devamı